Türkiye'nin itibarını ayaklar altına alan sözler
Prof. Dr. Örsan Öymen

Bunları bilmeden Ateizmi anlayamazsınız

Prof. Dr. Örsan Öymen

 
7 Ocak 2018 Pazar 09:55 
Yorum YapYazdır
 
 

Ateizm kavramını anlamak için, bu kavramın sadece popüler kültürde veya 21. Yüzyılda yayınlanan eserlerde değil, felsefe tarihinde nasıl oluştuğunu incelemek gerekir. Bunu yapabilmek için de, Ateizmin dayandığı kavramsal çerçeveyi, felsefe tarihindeki başlıca filozofların bu konudaki tezlerini ve bu konuda ön plana çıkan kuramları incelemek gerekir.

Ateizm kavramı, Teizm1 kavramının anti-tezidir. Başka bir deyişle, Ateizm kavramı, Teizm kavramının karşıtı ve zıttıdır. Teizm kavramı Tanrıcılık anlamına gelmektedir ve Tanrı’nın varlığını savunan tezdir. Ateizm kavramı da Tanrıtanımazcılık veya Tanrısızlık anlamına gelmektedir.

Teizmin iki türü vardır: Deizm2 ve Fideizm. Deizmin iki anlamı vardır: 1) Tanrı’nın varlığının akıl ve/veya deneyim yoluyla bilinebileceğini savunan görüş. 2) Dinlerin tanımladığı anlamın dışında bir tanrının varlığını savunan görüş. Fideizm ise, Tanrı’nın varlığının akıl ve/veya deneyim yoluyla bilinemeyeceğini, Tanrı’ya yönelik inancın iman temeline dayanması gerektiğini savunan görüştür. 

Augustinus, İbn Sina, Anselmus, Aquinas, Descartes, Spinoza, Leibniz, Locke, Berkeley gibi filozoflar, Tanrı’nın varlığının akıl ve/veya deneyim yoluyla bilinebileceğini savundukları için, terimin yukarıda verilen birinci anlamında, Deist filozoflardır3. Al-Ghazali ve Pascal gibi filozoflar ise, Tanrı’nın varlığına yönelik inancın temeline imanı koydukları için, Fideist filozoflardır.

Ateizm, Tanrı’nın var olmadığının, yani Tanrı’nın yokluğunun, akıl ve/veya deneyim yoluyla bilinebileceği anlamına gelebileceği gibi, Tanrı’nın var olup olmadığının bilinemeyeceği ve bu nedenle Tanrı’ya yönelik bir inancın olamayacağı anlamına da gelebilir. Bu ikinci anlamdaki Ateizm, Agnostisizm, yani bilinemezcilik olarak da adlandırılır. Ateizmin, Tanrı’nın yokluğunun bilinebilmesi olarak değil, genel olarak Tanrı’ya yönelik bir inançsızlık olarak tanımlanması durumunda, bu akıma, Agnostik Ateizm de denebilir. Agnostik Ateizme veya Agnostisizme göre, Tanrı’nın varlığı da yokluğu da eşit derecede bilinemez olan ve insan zihninin kapasitesini aşan konulardır. Ancak agnostik ateizm, fideizmden farklı olarak, akıl ve/veya deneyim yoluyla bilinemezlik durumuna alternatif olarak imanı görmez. Agnostik ateizm, Tanrı’nın varlığının da yokluğunun da akıl ve/veya deneyim yoluyla bilinemeyeceğini savunduğu gibi, iman temelli bir inanç anlayışını da akıl ve deneyim dışı, dolayısıyla saçma bir kör inanç olarak görür. Hume, Diderot, D’Holbach, Schopenhauer, Nietzsche, Marx, Russell, Sartre Ateist filozoflardır. Bu filozoflar içinde Hume’un Agnostik Ateist bir filozof olduğu söylenebilir. Diğer filozofların Agnostik Ateist olup olmadıkları ise tartışma konusudur.

İster Teist olsun ister Ateist olsun, bu filozofların kuramları bağlamında incelenen ve Musevilik, Hıristiyanlık, İslam dinleri tarafından ortaya konan Tanrı kavramı, özetle şöyle tanımlanabilir: Her şeyin nedeni ve yaratıcısı olan, ancak kendisinin nedeni ve yaratıcısı olmayan; ilk neden olan; maddenin nedeni olan, ancak kendisi maddeden oluşmayan; mükemmel olan; mükemmellik seviyesinde güçlü, zeki, bilgili, akıllı, adil, merhametli, cezalandırıcı ve ödüllendirici olan; mesajlarını seçilmiş insanlar (peygamberler) üzerinden vahiy yoluyla insanlara ve topluma ulaştıran varlık.

Tanrı’nın varlığı konusu, Tanrı’nın tanımı konusundan bağımsız ele alınabilecek bir konu değildir. Varlığı veya yokluğu veya varlığıyla yokluğunun bilinemezliği savunulan şey nedir? Bu soruya yanıt verilmeden, Tanrı’nın varlığı veya yokluğu veya varlığıyla yokluğunun bilinemezliği konusu ele alınamaz. Söz konusu Tanrı’nın tanımı da, Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam dinlerinin temel kitapları olan Tevrat, İncil ve Kur’an’da ana hatlarıyla verilmiştir. Filozoflar her ne kadar burada verilen tanımı daha felsefi bir çerçeveye oturtmuş olsalar da, Teist görüşlerini de, ateist görüşlerini de, söz konusu din kitaplarında ortaya konan tanımdan esinlenerek geliştirmişlerdir.

ANTİK YUNAN FELSEFESİ

Felsefe, Antik Yunan’da doğmuştur. Felsefe teriminin kökeni de, Antik Yunanca’daki philosophia terimidir. Bu terimin anlamı bilgelik sevgisidir. Ancak Antik Yunan filozoflarına göre bilgelik kavramı, söylence temelli, mitos temelli, mistik veya dini temelli bir şey değildir. Bilgelik, bilgi (episteme), doğruluk/gerçeklik (aletheia), akıl yürütme/kuram (logos)4 ile ilişkili bir kavramdır.

Başka bir deyişle, felsefe, akıl yürütme içeren kuramsal ve rasyonel bir etkinliktir ve temelinde salt inanç, iman ve vahiy yoktur. Bunun da ötesinde felsefe, diyalektik ve çoğulcu bir etkinliktir. Antik Yunan’dan beri farklı filozoflar farklı kuramlar geliştirmişler, bir filozofun ortaya attığı tezi, başka bir filozof çürütmeye çalışmıştır. Felsefe, tez ve anti-tez diyalektiği üzerine kurulmuştur. Dinlerde ise böyle bir özellik yoktur. Tanrı’nın varlığı, Tanrı’nın özellikleri, ruhun ölümsüzlüğü, vahiy, mucizeler gibi temel konular dinde sorgulanamazdır.

Nitekim Antik Yunan kültürü ve felsefesi Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam dinlerinden bağımsız gelişmişti. Antik Yunan kültürü, 1. Yüzyılda ortaya çıkan Hıristiyanlık ve 7. Yüzyılda ortaya çıkan İslam dinlerinden çok daha eskiydi ve bu dinleri önceliyordu. Musevilik Antik Yunan’dan daha öncesine dayanmakla birlikte, Orta Doğu’da küçük bir azınlık diniydi ve Antik Yunan kültüründe egemen bir din değildi. Nitekim, Antik Yunan felsefesine dair günümüze ulaşan en önemli felsefe metinlerine, Platon’un ve Aristoteles’in metinlerine bakıldığında, Musa ve Musevilik ile ilgili hiçbir referans ve bilgi yoktur. Antik Yunan’da egemen olan din, Homeros’un metinlerinde de sözü edilen çoktanrıcı bir din idi. Bu dinin tanrıları da, hem fiziken hem de ruhen, insanlardan daha güçlü olmakla birlikte, insani özelliklere sahip, insanlarla büyük benzerlikler gösteren veya güneş, ay, ateş, fırtına, deniz, gökyüzü gibi doğadaki varlıklarla özdeşleşen veya kesişen tanrılardı.

Dolayısıyla, Antik Yunan felsefesinin ve Antik Yunan filozoflarının gündeminde, Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam dinlerinde sözü edilen Tanrı kavramı yoktu. Augustinus, Anselmus, İbn Sina, İbn Rüşd, Maimonides, Aquinas gibi Orta Çağ filozofları her ne kadar, Antik Yunan felsefesindeki belli başlı kavramları, Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam dinlerindeki Tanrı kavramıyla ilişkilendirmeye çalışmışlarsa da, Antik Yunan’da, Tevrat, İncil ve Kur’an’da geçen Tanrı kavramı yoktu.5

ATEİZMİN KAYNAĞINI ORADA ARAMAK GEREK

Antik Yunan filozoflarının, çoktanrıcı dine inanıp inanmadıkları konusuna gelecek olursak, filozofların büyük çoğunluğunun bu dine de inanmadıklarını söyleyebiliriz. Antik Yunan filozoflarının temel kaygısı, mitos anlayışından logos anlayışına geçmekti. Hatta bu temel kaygının, felsefenin doğmasına neden olan en önemli etken olduğunu söyleyebiliriz. Filozofların kendi metinlerine veya metinleri günümüze ulaşmamış olan filozoflar hakkında yazılan ikinci el metinlere bakıldığında, birçok filozofun, söz konusu çoktanrıcı dini açık bir biçimde karşılarına almadıklarını ve kuramlarını geliştirirken bunu oldukça dikkatli ve dengeli bir biçimde yaptıklarını ve diplomatik denebilecek bir yol izlediklerini söyleyebiliriz. Ancak, Antik Yunan kent devletlerinde de, din konusunda baskıların var olduğunu, Pitagoras, Anaksagoras ve Sokrates gibi birçok filozofun sürüldüğünü veya ölüme mahkum edildiğini dikkate alacak olursak, bunun nedenini de kolayca anlayabiliriz. Birçok filozofun metinlerinde, sık sık olmasa da, çoktanrıcı dinin tanrılarının varlığına değinmelerini ve söz konusu tanrılar varmış gibi bir izlenim vermelerini, bu bağlamda yorumlamak gerekir. 

Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam dinlerindeki Tanrı anlayışı bağlamındaki bir Ateizmi, Tanrısızlık ve Tanrı’ya yer olmayan bir evren ve yaşam görüşü olarak tanımlarsak, Ateizmin kaynağının, öncelikle Antik Yunan felsefesinde aranması gerektiğini söyleyebiliriz. Ancak Antik Yunan felsefesindeki Ateizm, Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam dinleri bağlamında var olan bir Teizmin anti-tezi olarak gelişmemiş, Teizmin gündemde olmaması bağlamında bir ateizm olarak karşımıza çıkmaktadır.

Antik Yunan felsefesi, sadece Epistemoloji (Bilgi Felsefesi) ve Ontoloji (Varlık Felsefesi) alanında değil, Etik (Ahlak Felsefesi) alanında da bunu çok açık bir biçimde göstermiştir. Hatta, bu dönemde Etik alanında yazılıp günümüze de ulaşan metinler, ahlak konusunun, Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam dinlerinin tekelinde olmadığının, insanlık tarihinde, söz konusu üç dinden bağımsız olarak, vahiy, iman, günah, sevap, cennet, cehennem, cezalandırıcı ve ödüllendirici Tanrı gibi anlayışlar yerine, felsefi temeller üzerine inşaa edilmiş olan bir ahlak anlayışının var olduğunun, en önemli kanıtları arasında yer alır. Antik Yunan felsefesinde, örneğin Platon’un ve Aristoteles’in metinlerinde, ahlak ve erdem arasında çok önemli bir ilişki kurulmuş, adalet, cesaret ve dostluk gibi erdemler, ahlakın temel unsurları olarak ön plana çıkmıştır.6

EPİKUROS TANRILARA KUŞKUYLA YAKLAŞMIŞTIR

Antik Yunan felsefesinde, ateizm açısından en önemli akıl yürütmelerden ve kuramlardan bir tanesi, Epikuros tarafından ortaya atılmıştır.7 Felsefe tarihinde kötülük sorunu olarak da bilinen sorunu, ilk defa Epikuros’un geliştirdiği tahmin edilmektedir.8 Temel İlkelerHerodotos’a MektupPythocles’e MektupMenoikeos’a Mektup adlı eserlerinde, deneyimci bir epistemolojiyi savunan ve doğruluk/gerçeklik ölçütünün duyu algıları ve deneyimler olduğunu söyleyen, doğada olup bitenlerin, doğaüstü güçlerle değil, doğadaki neden ve sonuç ilişkisi bağlamında açıklanması gerektiğini savunan, etik alanında da, erdem temelli ruhsal hazlara dayalı bir yaşam anlayışını öneren Epikuros, ikinci el aktarımlara göre, tanrılar konusuna kuşkuyla yaklaşmıştır. Epikuros, tanrıların varlığıyla kötülüğün varlığının bağdaşmadığını, ikisinin birden geçerli olamayacağını, ikisinden birisinin geçerli olabileceğini savunmuştur.

Epikuros’un akıl yürütmesi özetle şöyledir: Tanrılar varsa, neden kötülük vardır? Tanrılar zayıf olduğu için mi, yoksa tanrılar kötü oldukları için mi kötülük vardır? Tanrılar zayıf oldukları ve kötülükleri engelleyemedikleri için mi kötülük vardır, yoksa tanrıların kendileri kötülük sıfatını da taşıdıkları için mi kötülük vardır? 

Bu akıl yürütme şöyle de özetlenebilir: Tanrılar her şeyin nedeni iseler, kötülüklerin de nedeni haline gelirler. Oysa kötü olmak tanrılara veya belli tanrılara özgü bir şey değildir. Eğer tanrılar kötülüklerin nedeni değillerse, her şeyin nedeni olamazlar. Tanrılar her şeyin nedeni değillerse, zayıftırlar. Oysa zayıflık tanrılara veya belli tanrılara özgü bir şey değildir.

Epikuros’un M.Ö. 4. ve 3. Yüzyılda çoktanrıcı bir kültürde ortaya attığı bu sorun, daha sonraki yüzyıllarda, tektanrıcı Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam dinleri açısından da, hem Teist hem de ateist filozoflar tarafından ele alınacak, Augustinus ve Leibniz gibi Teist filozoflar, Epikuros’a karşı savunmalar ortaya koyacaklar, Hume gibi Agnostik Ateist filozoflar ise, Epikuros üzerinden, Teizmi eleştireceklerdir.

SEXTUS EMPİRİCUS

Antik Yunan felsefesinde Ateizm açısından önem taşıyan akıl yürütmelerden bir tanesi de Sextus Empiricus tarafından ortaya atılmıştır. M.Ö. 4. ve 3. Yüzyılda yaşayan Piron’un düşüncelerinden etkilenen ve bu düşünceleri sistematik bir biçimde metinlere döken Sextus Empiricus, M.S. 2. Yüzyılda yaşamıştır.9 Sextus, İsa’dan sonra yaşamış olsa da, Hıristiyanlık henüz yaygınlaşmamış olduğu için, Musevilik de yaygın ve egemen bir din olmadığı için, metinlerinde, Musevilik ve Hıristiyanlık’ta tanımlandığı biçimde bir Tanrı kavramından söz etmez. Ancak Sextus, her şeyin üretici kaynağı olan bir varlık anlamında bir tanrıdan söz eder ve böyle bir tanrının varlığına yönelik kuşkucu akıl yürütmeler ortaya koyar. Söz konusu tanrı kavramı Musevilik ve Hıristiyanlık’taki Tanrı kavramı ile birebir örtüşmese de, bu dinlerdeki Tanrı kavramıyla belli bir ölçüde kesiştiği söylenebilir.

Epistemoloji’deki sonsuz gerileme ve döngüsellik gibi sorunlar nedeniyle doğruluk/gerçeklik ölçütü konusundaki yargının askıya alınması gerektiğini, insan zihninin görünüşlerin ötesine geçemeyeceğini ve görünüş ötesiyle ilgili tüm yargıların askıya alınması gerektiğini savunan Sextus, Pironculuğun Ana Hatları adlı metninde, tanrının varlığı ve yokluğu konusundaki yargıların da askıya alınması gerektiğini söyler ve Agnostik bir bakış açısı geliştirir. Sextus bu bağlamda üç akıl yürütme ortaya koyar. Bu akıl yürütmelerden birisi Epikuros’un ortaya koyduğu kötülük sorunudur. Sextus’tan önceki felsefe metinlerinde rastlamadığımız ve birbirine bağlı olan diğer iki akıl yürütme ise özetle şöyledir:

1) Görelilik sorunu: Tanrının varlığı tanrının tanımından bağımsız ele alınamaz. Tanrının ise farklı tanımları vardır. Tanrı kimine göre birdir, kimine göre birden fazladır; kimine göre maddeden oluşur, kimine göre tinseldir; kimine göre insanın yaşam işlerine karışır, kimine göre karışmaz.10 Birbiriyle çelişen bu tanımların hepsi doğru olamayacağına göre, bu tanımlardan hangisinin doğru olduğunu bilmemiz ve söz konusu göreli durumdan kurtulmamız için bir kanıta gereksinim vardır.

2) Kanıt sorunu: Oysa ortaya konan her kanıtın kendisi de bir kanıta gereksinim duyacağı için ve sonsuz sayıda kanıt ortaya koyamayacağımız için, başka bir deyişle, kanıt bulmak konususunda kendimizi bir sonsuz gerileme içinde bulacağımız için, tanrının varlığı konusunda bir kanıt geliştirmek olanaklı değildir. Tanrının kendi kendisini belirgin kılması ve bir kanıta gereksinim duymaması da iddia edilemez. Çünkü böyle olsaydı, tanrı konusunda farklı tanımlar ve tanrı bağlamında görelilik sorunu olmazdı.

ORTA ÇAĞ FELSEFESİ

Hıristiyanlık dininin 1. Yüzyılda ortaya çıkması ve 4. Yüzyıldan itibaren yaygınlaşmaya başlaması ve 7. Yüzyılda İslam dininin ortaya çıkması ile birlikte, felsefe de, dinin etkisi altına girmiştir. 4. Yüzyıl ile 14. Yüzyıl arasında süregelen ve Orta Çağ olarak da bilinen bu dönemde, Hıristiyan dünyasında, Augustinus, Anselmus, Boethius, Aquinas, İslam dünyasında Farabi, İbn Sina, İbn Rüşd ve Gazali gibi filozoflar çeşitli kuramlar geliştirmişlerdir. Ancak bu dönemde yapılan felsefe, Platon’un ve Aristoteles’in metinlerinden etkilenmekle birlikte, Tevrat, İncil ve Kur’an’ın yoğun etkisini de taşımakta, Antik Yunan felsefesindeki bazı düşüncelerle, din kitaplarında yazılanların sentezini kurmak girişimlerinden oluşmaktaydı. Bu bağlamda, Tanrı’nın varlığı ve Tanrı’ya yönelik inanç, Orta Çağ felsefesinin temelini oluşturmuş, Teizmin temel akıl yürütmeleri ve tezleri bu dönemde ortaya konmuştu.

Orta Çağ felsefesini anlamak, ateizmi anlamak açısından yaşamsal önemdedir. Çünkü ateizm olarak bilinen akım, Orta Çağ felsefesinde ortaya konan Teistik akıl yürütmelerin anti-tezi olarak ortaya çıkmıştır. Tezi anlamadan anti-tezi anlamak olanaksız olacağı için, Orta Çağ’da gelişen Teizmi anlamak zorunludur. 

Orta Çağ’da Teizm adına dört önemli akıl yürütme ortaya konmuştur: 1)Ontolojik akıl yürütme. 2)Kozmolojik akıl yürütme. 3)Teleolojik akıl yürütme. 4)Özgür iradeye dayalı akıl yürütme. Birbiriyle iç içe geçmiş olan ve birbirini tamamlayan söz konusu akıl yürütmeler şöyle özetlenebilir:11

1) Ontolojik12 akıl yürütme: Tanrı tanımı gereği mükemmeldir. Mükemmel olan bir varlık insan zihninde bir düşünce olmaktan ibaret olamaz. Mükemmel olan varlık dış gerçeklikte de vardır. Tanrı’nın yokluğu düşünülemez. Tanrı, varlığı zorunlu olan bir varlıktır. Varlık, Tanrı’nın özünde olan bir özniteliktir.

2) Kozmolojik13 akıl yürütme: Evrende var olan şeyler hiçlikten çıkmaz. Bu a priori14 olarak zorunlu bir ilkedir. Evrende var olan her şey bir varlıktan kaynaklanır. Ancak var olan şeylerin kaynağı aranırken kendimizi sonsuz bir gerilemede bulmamalıyız. Ortaya atılan her nedenin nedenini aramak ve nedensellik bağlamında sonsuz bir gerilemenin içine düşmek, ana kaynağı kavramamızı önler. O nedenle her şeyin nedeni olan ama kendisinin nedeni olmayan bir ilk neden vardır. O da Tanrı’dır.

3) Teleolojik15 akıl yürütme: Evrende her şey Tanrı tarafından nihai bir amaç doğrultusunda yaratılmıştır. Bunu anlamak için Tanrı’nın tasarlama ve yaratma süreci ile insanın tasarlama ve yaratma süreci arasında bir analoji kurulabilir. İnsan belli şeyleri belli bir amaç doğrultusunda ve belli bir düzen içinde tasarlar ve yaratır. Evrende var olan şeyler hiçlikten türeyemeyeceği için, insanın tasarlamamış ve yaratmamış olduğu şeylerin de Tanrı tarafından, belli bir amaç doğrultusunda ve belli bir düzen içinde, tasarlanmış ve yaratılmış olması gerekir. Evren ve var olan her şey bu tasarım ve yaratım sürecinin bir sonucudur.

4) Kötülük sorununa karşı akıl yürütme: Epikuros’un ortaya attığı kötülük sorunu, Orta Çağ Teolojisi açısından geçersizdir. Çünkü Tanrı insanı belli bir amaç doğrultusunda, iyilik ve kötülük arasında bir seçim yapmak üzere, özgür bir irade ile yaratmıştır. Ruh ölümsüzdür ve Tanrı, vahiy yoluyla aktarılan iyilik anlayışı doğrultusunda yaşayanları sonsuz mutluluk (cennet) ile ödüllendirir, bunu yapmayanları ise sonsuz acı (cehennem) ile cezalandırır. İnsanın iyilik ve kötülük arasında seçim yapması olanaklı olmasaydı, özgür iradenin varlığı da olanaklı olmazdı. Tanrı tanımı gereği mükemmel bir varlık olduğu için, Tanrı’nın yarattığı evrende gayri mükemmel bir durum söz konusu olamaz. Tanrı’nın yarattığı evren modeline göre, kötülüğün varlığından Tanrı’nın yokluğuna yönelik bir çıkarım yapılamaz.

YENİ ÇAĞ FELSEFESİ

15., 16. ve 17. Yüzyılı kapsayan ve Yeni Çağ olarak da bilinen dönemde, felsefe, bilim ve sanat alanında devrimci gelişmeler meydana gelmiş, bu alanlarda adeta bir patlama yaşanmıştır. Yeni Çağ, Orta Çağ’dan çıkış dönemidir ve Latince’de yeniden doğuş anlamına gelen Rönesans olarak da bilinir. Dante, Shakespeare, Cervantes gibi edebiyatçılar, Leonardo da Vinci, Michelangelo, Rafaello, Boticelli gibi ressamlar ve heykeltraşlar, Kopernik, Galileo, Kepler, Newton gibi doğa bilimciler, Bacon, Hobbes, Descartes, Locke, Leibniz, Spinoza gibi filozoflar bu dönemde yaşamışlardır.

Bu dönemin ortak özelliği, felsefenin, bilimin ve sanatın, dinin etkisinden yavaş yavaş çıkmaya başlamasıdır. Din etkisi bu dönemde tamamıyla ortadan kalkmasa da, Yeni Çağ’da, Orta Çağ’dan farklı olarak, felsefe, bilim ve sanat dine endekslenmemiştir ve bir din fetişizminin etrafında dönmemiştir.

Doğa bilimlerinde, Kopernik, Galileo ve Kepler, dünya merkezci bir evren anlayışını yıkmışlar, dünyanın güneş sisteminde güneşin etrafında dönen gezegenlerden birisi olduğunu kanıtlamışlardır. Newton, yerçekimi yasası olarak da bilinen kütle çekim yasasıyla, evrendeki hareketin nasıl meydana geldiğine dair devrimci bir gelişmeye imza atmıştır. Felsefede, Bacon, Hobbes ve Locke, deneyimci akımın gelişmesine, Descartes, Leibniz ve Spinoza da, akılcı akımın gelişmesine önemli katkılar sağlamışlardır. Ayrıca Locke’un siyaset felsefesi alanında ortaya koyduğu kuramlar, monarşinin, feodalizmin ve teokrasinin yıkılma sürecini başlatan 1776 Amerikan devriminin ve 1789 Fransız devriminin temelini oluşturmuştur. 

Özetle, Tanrı’nın varlığına dair Orta Çağ’da ortaya atılan iddialar, bu dönemde geçerliliğini korusa da, felsefenin ve bilimin odak noktasında yer almaktan çıkmıştır.

DAVİD HUME: TANRI’NIN VAR OLUP OLMADIĞINI BİLMEK OLANAKLI DEĞİLDİR

Orta Çağ’da ortaya çıkan kuramlara yönelik ilk ciddi ve sistematik eleştirileri getiren filozof ise David Hume’dur.16 18. Yüzyılda yaşayan İskoçyalı filozof Hume, İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Soruşturma ve Doğal Din Üzerine Söyleşilerbaşlıklı eserlerinde, yukarıda özetlediğimiz dört akıl yürütmeye karşı şu akıl yürütmeleri ve anti-tezleri geliştirmiştir:

1) Ontolojik akıl yürütmenin anti-tezi: Varlık sadece deneyim kapsamında bilgisine sahip olabileceğimiz bir şeydir. Varlık konusu sadece a posterioriönermeler bağlamında ele alınabilir ve olgularla ilişkilidir. A priori önermeler varlık konusunda bir bilgi aktarmazlar ve sadece Matematik alanında geçerli olabilirler. İnsan zihninde kurgulanmış bir Tanrı tasarımı ve tanımı Tanrı’nın varlığını kanıtlamaz. Varlığı zorunlu olan bir varlık yoktur. Varlık olgusal ve olumsal bir konudur. Zorunluluk sadece Matematik’teki a priori önermelerde geçerlidir ve bu önermeler varlık ve var olan şeyler hakkında bir bilgi aktarmazlar.

2) Kozmolojik akıl yürütmenin anti-tezi: A priori zorunlu önermeler sadece Matematik’te söz konusu olabilir ve bize olgular hakkında bilgi aktarmaz. Olgularla ilgili akıl yürütmeler varlıkla ilgilidir. Olgusal akıl yürütmeler izlenimlerden, yani deneyimlerden, yani duyu algılarından ve duygulardan kaynaklanır. Geçmiş zamana ve şimdiki zamana ait tikel izlenimleri aşan izlenimlerin kaynağında da nedensellik ilkesi vardır. İnsan zihni, belli başlı olaylar arasındaki neden-sonuç ilişkisini, belli başlı olaylar arasındaki sürekli birleşikliğin deneyim edilmesi sayesinde kurar. Bunun gerçekleşebilmesi için, hem nedenin, hem sonucun, hem de ikisi arasındaki sürekli birleşikliğin deneyim edilmesi gerekir.17 Oysa ilk neden olduğu söylenen Tanrı, deneyim kapsamı dışında bir varlık olarak tanımlanmaktadır. Tanrı deneyim edilen bir varlık değildir. Bundan dolayı, Tanrı nedensellik ilişkisi bağlamında ele alınamaz ve bir ilk neden olarak, kendisinin nedeni olmayan ve her şeyin nedeni olan bir varlık olarak ortaya konamaz. Sözde ilk neden ve onun yaratma süreci hakkında hiçbir deneyime sahip olmadan ve sözde sonuç olan evren hakkında çok sınırlı bir deneyime sahip olarak, Tanrı’nın varlığı hakkında bir sonuca ulaşılamaz.

3) Teleolojik akıl yürütmenin anti-tezi: İnsanın tasarımı ve yaratımı ile Tanrı’nın tasarımı ve yaratımı arasında bir benzerlik kurmak, antropomorfik bir süreçtir. Başka bir deyişle, burada yapılan şey, insana ait özellikler üzerinden, varlığı bilinmeyen bir kurgu hakkında çıkarımlar yapmak, insani özellikleri, Tanrı adı verilen bir kurguya yüklemektir. İnsan zihninin yapısı üzerinden evrenin yaratılış modeliyle ilgili bir bilgiyi ortaya koyamayız. Burada, Tanrı’nın insanı kendi formunda yarattığı varsayımı vardır. Oysa hem Tanrı’nın varlığını hem de Tanrı’nın yaratma biçimini bilmemiz olanaklı değildir. Bu, insan zihninin kapasitesini aşan bir konudur. Var olan bir Tanrı’nın mı insanı kendi formunda yarattığı, yoksa insanın mı var olmayan bir Tanrı’yı kendi formunda kurguladığı, bilinemez bir konudur. Evrenin düzenli olduğu varsayımından da Tanrı’nın varlığına yönelik bir çıkarım yapılamaz. Çünkü evrenin kendi içinde düzenli olup olmadığından söz edemeyiz. Evrenin düzenli olup olmadığı onu anlamaya çalışan insanın zihnine göre değişir ve bu göreceli bir konudur. Kimine göre düzenli görünen şey bir başkasına göre düzensiz görünebilir. Düzenlilik ve düzensizlik özellikleri insan zihninin evrene yüklediği şeylerdir, evrenin kendi içinde olan şeyler değildir. Ayrıca, teleolojik akıl yürütmenin temelinde kozmolojik akıl yürütme ve nedensellik ilkesi vardır. Oysa Tanrı, kozmolojik akıl yürütmeye karşı geliştirilen akıl yürütmeden de anlaşılacağı gibi, nedensellik ilkesi bağlamında ele alınamaz.

4) Kötülük sorununa karşı akıl yürütmenin anti-tezi: Kötülük sorununa karşı Orta Çağ’da geliştirilen akıl yürütme, Tanrı’nın var olduğu ve ruhun ölümsüz olduğu varsayımına dayanmaktadır. Oysa söz konusu iki konu da bilinemez olan ve insanın zihinsel kapasitesini aşan konulardır. İnsanın anlama yetisi bunların bilinmesini olanaklı kılmaz. Ontolojik, kozmolojik ve teleolojik akıl yürütmelere karşı geliştirilen akıl yürütmeler bunu açıkça göstermektedir. Bunun da ötesinde, Epikuros’un ortaya koyduğu akıl yürütme, Orta Çağ teolojisi için de geçerlidir. Çünkü bu teolojiye göre Tanrı tanımı gereği mükemmeldir. Oysa, hem insanın özgür iradesi bağlamında ortaya çıkan, hem de insanın özgür iradesine bağlı olmayan kötülükler, gayri mükemmel unsurlardır. Kötülüklerin mükemmelliğin uzantısı olduğu söylenemez. Mükemmellik, kötülüklerin var olmadığı mükemmel bir evrenin yaratılmasını da olanaklı kıldığı için, Tanrı böylesine mükemmel bir evreni de yaratabilirdi. İçinde yaşadığımız evrenin ve dünyanın, olabilecek olanların en iyisi olduğunu söylemek olanaklı değildir. Kötülüğün var olduğu bir dünyadan ve yaşamdan Tanrı’nın varlığı çıkmaz, aksine, Tanrı’nın varlığına yönelik kuşku çıkar. Bunun aksini savunmak, bu dünyadaki ve yaşamdaki kötülükleri, acıları ve haksızlıkları küçümsemek anlamına gelir. Öte yandan, insanın, kötülüklerden korunmak için bir Tanrı kurgusuna sığınması veya siyasi iktidarlar ve düzenler kurmak için Tanrı’yı kullanması, Tanrı’nın var olduğunun göstergeleri değildir. Tanrı kurgusuyla bağlantılı psikolojik veya sosyolojik gerekçeler, Tanrı’nın varlığıyla ilgili epistemolojik ve ontolojik temelleri oluşturamazlar. Bunun da ötesinde, ahlak ile din arasında zorunlu bir bağlantı yoktur. Ahlak dinin tekelinde değildir. Dindar olduğunu söyleyip ahlaksız olan çok insan olduğu gibi, çoğunluk, bu tür insanlardan oluşur. Ahlakın temeli din değildir, insanın duygularıdır. Bu duygular bağlamında, insanların arasında, din olmaksızın, inter-sübjektif bir boyutta, ortaklıklar kurulabilir. Duygudaşlık bunun bir örneğidir.

Sonuç olarak, Hume’a göre, Tanrı’nın var olup olmadığını bilmek olanaklı değildir. Ateizmi, genel olarak Tanrı’ya yönelik bir inançsızlık olarak tanımlayacak olursak, Hume, Agnostik bir Ateisttir. Hume, bilgi temelli inanç ile iman temelli inanç kavramlarını ayırır ve Tanrı’ya yönelik inancın sadece iman üzerinden geliştirilebileceğini ve bunun da dinin yapısına daha uygun olduğunu söyler. Ancak Hume, bilgelik için mücadele veren bir insanın, iman üzerinden değil, akıl ve deneyim üzerinden bir inanç geliştirmesi gerektiğini söyler ve dini inançların bilgeliğe aykırı olduğunu vurgular.

KARL MARX

Felsefe tarihinde ateizmi savunan en önemli düşünürlerden birisi de, 19. Yüzyıl Alman filozofu Karl Marx’tır. Marx’ın kuramları ağırlıklı olarak kapitalizmin çözümlemesine ve eleştirisine odaklanmış olsa da, Hegel’in Hukuk Felsefesinin EleştirisiMusevi Sorusu Üzerine ve Ekonomik ve Felsefi Metinler gibi eserlerinde yer alan dine yönelik eleştirileri de, kuramlarının içinde önemli bir rol oynar.

Marx, kapitalist düzende, üretim araçlarının, yani üretimin yapıldığı merkezlerin, özel mülkiyette olduğunu, bu nedenle sınıflı bir toplumun ortaya çıktığını, bu düzende, sermaye sınıfının, üretimi yapan işçi sınıfını sömürdüğünü vurgular. İşçinin ve çalışanın üretimi sonucunda ortaya çıkan ürünün, piyasada bir ticaret nesnesine dönüşmesi sonucunda ortaya çıkan artı değerden, işçinin ve çalışanın kendisi bir pay alamamakta, artı değer, sermaye ve mülkiyet sahibinin hanesine yazılmaktadır. Bu sömürü düzeni, işçinin, emeğine, ürününe ve kendisine yabancılaşmasına yol açmakta, işçinin ve çalışanın kendisini gerçekleştirmesi ve geliştirmesi önünde bir engel oluşturmaktadır.

Feodalizm döneminde geçerli olan ve toprak ağalarının çiftçileri sömürdüğü düzen, sanayi devriminden sonra, başka bir formatta devam etmektedir. Ancak söz konusu sınıf çatışması ve çelişkisi, ekonomik ve toplumsal yasalar gereği sürdürülebilir olmadığı için, feodalizm gibi, kapitalizmin de zorunlu olarak yıkılması, ayrıca, kapitalizmden komünizme geçilmesi kaçınılmazdır. Komünizm, üretim araçlarında özel mülkiyetin olmadığı, sınıfların olmadığı, yabancılaşmanın ortadan kalktığı bir toplumsal düzendir.

Marx’ın bu çözümlemesi bağlamında, dinle ilgili olarak da ortaya koyduğu çok önemli düşünceler vardır. Marx’a göre din, her ne kadar ruhsuz dünyanın ruhu ve kalpsiz dünyanın kalbi olmak iddiasıyla ve bir mutluluk vaadiyle ortaya çıkmış olsa da, metafizik, öte dünyacı, anti-hümanist yapısı nedeniyle, empirik ve maddi gerçeklerden kopuk olması, olgular yerine kurgular üzerine inşaa edilmiş olması ve sömürünün temelindeki ekonomik nedenleri anlayamamış olması nedeniyle, sömürü düzenini ortadan kaldırmakta yetersiz kalmaktadır.Marx’a göre, dinlerin vaad ettiği mutluluk bir yanılsamadır. Üstelik, dindeki bu yetersizlik ve dinin ortaya koyduğu sahte vaadler, bir yandan da, sömürü düzeninin devamına hizmet etmektedir. Marx’a göre din, kitlelerin afyonudur, kitlelerin uyuşturucusudur.

ÖNEMLİ OLAN DİNDEN ÖZGÜRLEŞMEKTİR

Marx’a göre, önemli olan din özgürlüğünü elde etmek değil, dinden özgürleşmektir. Din, insanı özgürleştiren değil, insanı köleleştiren bir unsurdur. Marx aynı şeyi, serbest ticaret ve özel mülkiyet için de söyler. Serbest ticaret ve özel mülkiyet özgürlüğü, insanın ve toplumun özgürleşmesine yol açmaz, aksine onun köleleşmesine yol açar. Önemli olan serbest ticaretten, serbest piyasa ekonomisinden ve özel mülkiyetten özgürleşmektir. Önemli olan, bencillik özgürlüğünden özgürleşmektir.

Bu bağlamda, dini Ateizm ile aşmak, kapitalizmi de komünizm ile aşmak gerekir. Ateizm de, komünizm de, hümanizmin iki farklı biçimidir. Ateizm, sözde ruhani boyuta karşı humanizme giden yoldur, komünizm de, gerçek olan maddi ve dünyevi boyutla ilgili olarak humanizme giden yoldur. Bununla birlikte, Ateizm, insanın yabancılaşma sürecinin aşılması için tek başına yeterli değildir. Öncelikli olan komünizm yoluyla kapitalizmin aşılmasıdır. Komünist düzende de, din gibi uyuşturucu işlevi olan unsurlara gereksinim duyulmayacağı için, dinin anti-tezi olan Ateizme de gereksinim kalmayacaktır. Ateizm bu bağlamda, komünizm öncesi aşamada, bir yandan dinin, bir yandan da kapitalizmin bertaraf edilmesi için gerekli tezlerden birisidir.

FRİEDRİCH NİETZSCHE: SADECE ÖZGÜR RUHLU İNSANLAR YAPABİLİR

Ateizmin önde gelen isimlerinden birisi de, yine 19. Yüzyıl’da yaşayan bir başka Alman filozof olan Freidrich Nietzsche’dir. Nietzche, din ve Tanrı konusunu, Marx’tan farklı olarak, toplumsal ve siyasal bağlamda değil, bireysel bağlamda ele alır. Nietzsche, dinleri, özellikle Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam gibi tektanrıcı dinleri, özgür bir ruhun gelişmesi önündeki en büyük engellerden birisi olarak görür. Nietzsche dinlere yönelik eleştirilerini, İnsanca Pek İnsancaTan KızıllığıŞen Bilimİyinin ve Kötünün ÖtesindeAhlakın SoykütüğüPutların Alacakaranlığı ve Anti-İsa eserlerinde açık ve ayrıntılı bir biçimde ortaya koyar.

Nietzsche’ye göre özgür bir ruha sahip olan insan, kendi değerlerini kendisi yaratan, sürü mentalitesinin bir parçası olmayan insandır. Oysa insanlar genellikle, sürü ahlakının ve sürü mentalitesinin bir parçası olmayı seçerler. Evrenselci akılcı metafizik ahlak kuramları gibi, dinler de bu sürü ahlakını ve mentalitesini tetikleyen en temel unsurlardan bir tanesidir. Güç, iktidar, güvenlik, korunma, mutluluk, hiçlik istenci gibi çeşitli istençlerin bir sonucu olarak, insanın kendi zihninde kurguladığı ve icat ettiği Tanrı, ölümsüz ruh, cennet, cehennem, ilahi hakikat, vahiy, iman gibi tasarımlar, öte dünyacı tasarımlardır. Çeşitli psiko-sosyal içgüdülerin bir sonucu olarak ortaya çıkan bu tasarımlar, insanın dünyevi potansiyelini ve yaratıcılığını ortadan kaldırmaktadır. Dinler, insanın hem akıl hem de tutku boyutundaki potansiyelini köreltmek dışında bir işe yaramamaktadır.

Nietzsche’ye göre değerli ve üstün olan yaklaşım, dünyevi olanı, tüm acılarıyla ve hazlarıyla içinde bulunduğumuz yaşamı olumlamaktır. Oysa dinler, yaşamı değillemek üzere kurgulanmışlardır. Dinler, yaşamı değillemek ve olumsuzlamak anlamında nihilistik bir yapıya, hiçci bir yapıya sahiptirler. Nihilizm terimi, egemen despotik değerlerin yıkılması anlamında kullanılacaksa, nihilizm gerekli bir şeydir. Ancak nihilizm teriminin, yaşamı olumsuzlamak anlamında kullanılması durumunda, nihilizmden kaçınarak, egemen değerler yıkıldıktan sonra, yaşamı olumlayarak, özgür bir ruhla, daha üstün değerler yaratılmalıdır.

Zaten bir kurgu ve insan tasarımı olan Tanrı ölmüştür ve bu olumlu bir gelişmedir. Bundan sonra yapılması gereken şey, öte dünyacı, sıradan, rutin, monoton olmayan, tutkuyu da, aklı da dışlamayan, dünyevi ve yaratıcı bir yaşamın kurulmasıdır. Ancak bunu da sadece, sürü mentalitesinin dışında kalan özgür ruhlu insanlar yapabilirler.

RUDOLF CARNAP

20. yüzyılın başlarında gelişen mantıkçı olguculuk akımı da, Tanrı’nın varlığına yönelik kuşkuları dile getiren bakış açılarından birisini temsil eder. Mantıkçı deneyimcilik olarak da bilinen, Moritz Schlick ve Rudolf Carnap gibi Alman filozofların öncülük ettiği bu akıma göre, Tanrı’nın varlığı, bilgi kapsamında ele alınabilecek bir iddia değildir.18 Carnap’ın, Dilin Mantıksal Çözümlemesi Aracılığıyla Metafiziğin Bertaraf Edilmesi başlıklı makalesi, bu tezin gerekçelerinin açık bir biçimde ortaya konduğu metinlerden birisidir.

Mantıkçı olguculuğa göre, bir iddianın, bilişsel bir anlam taşıyabilmesi ve bir önermeye dönüşebilmesi için, hem söz dizimi açısından mantıksal bir bağlamda ifade edilmesi, hem de empirik olarak doğrulanabilirliğinin olması gerekmektedir. Buradaki doğrulanabilirlik, potansiyel olarak doğrulanmaya işaret etmekte, yanlışlanmayı da dışlamamaktadır. Başka bir deyişle, bir iddianın, bilişsel bir anlam taşıyabilmesi ve bir önermeye dönüşebilmesi için, hem söz dizimi açısından mantıksal bir bağlamda ifade edilmesi, hem de deneyimler temel alınarak, doğrulanabilir veya yanlışlanabilir olması gerekir. Oysa Tanrı’nın varlığı, deneyim kapsamında olan bir şey değildir. Bu nedenle, Tanrı’nın varlığı konusu, doğrulanabilir veya yanlışlanabilir bir önermeye dönüştürülemez.

“Tanrı vardır” ifadesi sahte bir önermedir, Tanrı kavramı da sahte bir kavramdır. Çünkü bu kavramın, tüm metafizik kavramlarda söz konusu olduğu gibi, deneyim yoluyla doğrulanabilirliği veya yanlışlanabilirliği yoktur. Bu nedenle Tanrı teriminin ve “Tanrı vardır” ifadesinin bir bilişsel anlamı yoktur. Bu terimin ve ifadenin bazı kişiler için duygusal anlamı olabilir, ancak bunların bilişsel bir anlamı yoktur. Bu nedenle de Tanrı’nın varlığının bilinmesi olanaksız bir durumdur. Tanrı terimini içeren iddialar, üzerinde çalışılabilecek bir hipoteze bile dönüşemeyecek iddialardır.

JEAN-PAUL SARTRE

20. yüzyılda yaşayan Fransız filozof Jean-Paul Sartre da, felsefe tarihinin önde gelen ateist filozoflardan birisidir. Varoluşçuluk olarak bilinen akımın öncülerinden birisi olan Sartre, varoluşçu filozofların, dindar varoluşçular ve ateist varoluşçular olarak ikiye ayrıldığını, ancak ateist varoluşçuların, varoluşçuluğun ilkeleriyle daha tutarlı olduklarını savunur. Sartre bu görüşünü, Varoluşçuluk Bir İnsancılıktır başlıklı metninde ortaya koyar. Sartre, varlık felsefesinin ayrıntılarını ise, Varlık ve Hiçlik adlı eserinde ortaya koyar.

Sartre’a göre varoluşçuluk şöyle özetlenebilir: İnsan bağlamında varlık konusu ele alındığında, insanın her zaman bir oluş durumu içerisinde olduğu görünecektir. Başka bir deyişle, insan her zaman bir potansiyel durumdadır. İnsan her zaman henüz olmadığı bir varlıktır. İnsan bu anlamda özgürlüğe mahkumdur. İnsan kendisini, eylemleriyle ve seçimleriyle oluşturan bir varlıktır. Geleceğe yönelik bir niyet ve projeksiyon içinde olmak da insanın eylem ve seçimlerinin bir parçasıdır. İnsan, bir öz tarafından önceden belirlenmez. Varoluş özü önceler. İnsan önce dünyaya atılır, kendisini dünyada bulur, ondan sonra kendisini tanımlar. İnsan önceden tanımlanmış ve belirlenmiş sabit bir varlık değildir. Özgürlük bu nedenle kaçınılmazdır.

Tanrı’ya yönelik inancın olduğu bir bakış açısı, insancı bir bakış açısına aykırıdır. Varoluşçuluk ise insancı bir bakış açısıdır. İnsanın varlığına dair bir çözümleme, Tanrı’ya dayanarak ortaya konulamaz. Tanrı’nın insanı belli bir öz ve doğa ile tanımladığı ve yarattığı bir evrende, insanın kendisini oluşturduğu söylenemez. İnsanın Tanrı’nın bir ürünü olması durumunda, insanın, kendi ürettiği ürünlerden bir farkı kalmaz. Örneğin, insan bir kağıt kesme aletini belli bir kavrama göre tasarlayıp yarattığı zaman, o aletin özü, örneğin özellikleri, nitelikleri, işlevleri, önceden belirlenmiş olur. Bu durumda öz varoluşu önceler. Oysa insan üzerine gerçekleştirilen ontolojik bir çözümleme, insanın bu kategoride bir nesne gibi anlaşılamayacağını gösterir. Tanrı’nın olmadığı bir evrende, varoluşun özü öncelediği en az bir varlığın olduğunu söyleyebiliriz. O da insandır. Ateist varoluşçuluk, insanın kendi varlığını anlaması ve yeniden bulması için bir yoldur, dindarların iddia ettiği gibi, karamsarlık ve eylemsizlik içermez, aksine, iyimserlik içeren bir eylem hareketidir.

SONUÇ: ATEİZMİN YÜZLERCE YILLIK BİR KÖKENİ VAR

Son yıllarda Ateizm, daha çok Richard Dawkins, Sam Harris, Christopher Hitchens ve Daniel Dennett gibi bilim insanlarının ve düşünürlerin eserleri bağlamında gündeme gelmiş olsa da, Ateizmin, felsefe tarihinde, yüzlerce yıllık bir kökeni vardır. Teizme karşı en özgün ve güçlü akıl yürütmeleri de, felsefe tarihindeki yerini almış olan söz konusu filozoflar ortaya koymuşlardır. 21. Yüzyılda Ateizmi savunan metinler, büyük ölçüde, daha önce geliştirilen ve yayınlanan düşüncelerin ve kuramların üzerine inşaa edilmişlerdir.

Dawkins, Harris, Hitchens ve Dennett, 21. Yüzyılda Ateizmin gelişmesine yönelik önemli katkılar ortaya koymuşlar, ayrıca, konuyu bilimsel bulguların ve kuramların ışığında da ele almışlardır. Ancak Ateizm özünde felsefi bir kuram olduğu için, Ateizmin felsefi temellerinin anlaşılması bağlamında, Epikuros, Sextus, Hume, Marx, Nietzsche, Carnap ve Sartre gibi filozofların kuramları öncelikli bir konumda karşımıza çıkmaktadır.19 Ateizmin özümsenmesi ve kavranması için, öncelikle, bu filozofların ilgili eserlerinin okunması, incelenmesi ve çözümlenmesi gerekmektedir.

Örsan Öymen

Odatv.com

(Bu yazı Aralık 2017’de “Ateizm: Teori ve Pratik” adlı kitapta yayınlanmıştır).

Notlar

1. Teizm kavramı, Antik Yunanca’da tanrı anlamına gelen teos teriminden türetilmiştir. Ancak Antik Yunan’da egemen olan ve Homeros’un mitolojik eserlerinde de anlatılan tanrı/tanrılar kavramı, Musevilik-Hıristiyanlık-İslam dinlerindeki Tanrı kavramından ayrılmaktadır. Musevilik-Hıristiyanlık-İslam dinlerinde ortaya konan söz konusu varlık anlatılırken büyük “T” harfi ile yazılan Tanrı terimi kullanılır. Antik Yunan’da veya söz konusu üç dinin dışında geçen teos kavramı anlatılırken ise küçük “t” harfi ile yazılan tanrı terimi kullanılır. Bu yazının odak noktası Musevilik-Hıristiyanlık-İslam dinlerindeki Tanrı kavramı olduğu için, teizm, ateizm, deizm, fideizm, agnostisizm kavramları bu bağlamda kullanılmaktadır.

2. Teos terimi tanrı kavramının Antik Yunancası, deus terimi tanrı kavramının Latincesidir. Teizm Antik Yunanca’dan, deizm Latince’den türetilmiştir. Salt dilsel açıdan bakıldığında teizm ve deizm eş anlamlı iki ayrı sözcük gibi görünseler de, felsefe literatürü açısından bakıldığında, iki kavramın farklı anlamları olduğu söylenebilir. Teizm genel olarak tanrıcılığı anlatmak için kullanılan bir üst başlık iken, deizm, teizmin spesifik bir türü olarak karşımıza çıkmaktadır.

3. Bu filozofların içinde Spinoza dışında kalanlar, Musevilik-Hıristiyanlık-İslam dinlerindeki Tanrı kavramına yakın dururken, Spinoza, söz konusu üç dinin dışında kalan bir tanrı kavramı ve tanımı ortaya koyduğu için, onun kuramının, deizmin iki biçimini de kapsadığı söylenebilir. Spinoza’nın aynı zamanda panteist olduğu iddiaları ise tartışmalıdır. Çünkü Spinoza, tanrı, töz ve doğayı özdeşleştirirken, doğayı, yaratan doğa ve yaratılan doğa olarak ikiye ayırmakta, tanrıyı yaratılan doğaya, başka bir deyişle, insan zihninin algıladığı doğaya indirgememektedir.

4Logos teriminin Antik Yunan dilinde farklı anlamları vardır. Bu terim, dile gelen şey veya ifade edilen söz anlamına da gelir. Ancak Platon’un ve Aristoteles’in metinleri bağlamında, bu terimin, akıl yürütme, temellendirme, gerekçelendirme içeren açıklama, başka bir deyişle, kuram anlamında kullanıldığı açıktır.

5. Ne yazık ki, birçok çevrede, Antik Yunan felsefesine ait metinler çevrilirken ve/veya bu döneme ait filozofların tezleri anlatılırken, halen, “Tanrı” terimi kullanılmakta, Orta Çağ perspektifi ile Antik Yunan felsefesini anlamaya çalışmak biçimindeki yanlış yöntem ve yanılsama devam etmektedir.

6. Hıristiyanlık ve İslam dinlerinden yüzlerce yıl önce ve Musevilik’ten bağımsız olarak M.Ö. 5. ve M.Ö. 4. Yüzyılda yazılmış olan Platon’un Sokrates’in Savunması, Şölen, Protagoras, Gorgias, Devlet, Phaidon, Philebos, Phaidros, Yasalar adlı eserleri ve Aristoteles’in Nikomakhos’a Etik, Eudemos’a Etik ve Politika adlı eserleri buna dair en önemli örnekler arasında yer alır.

7. Epikuros, 18. Yüzyılda yaşayan Hume’u ve 19. Yüzyılda yaşayan Nietzsche ve Marx’ı derinden etkileyen filozoflardan bir tanesidir.

8. 2. Yüzyılda yaşadığı tahmin edilen Sextus Empiricus’un Pironculuğun Ana Hatları adlı eserinde, kötülük sorunu, Epikuros’un adı verilmeden aktarılmaktadır. Bu sorunun Epikuros tarafından ortaya atıldığına dair bir ifadeye ise ilk defa, 3. Yüzyıl teologlarından Lactantius’un Tanrı’nın Kızgınlığı adlı eserinde rastlanır. Epikuros’un eserlerinin büyük bir bölümü kayıp olduğu için, Epikuros’un bu sorunu ortaya atan ilk filozof olup olmadığı tartışma konusudur. Ancak, bu sorunu Epikuros dışında başka bir filozofun ilk defa ortaya attığına dair bir aktarım bulunmadığı için, söz konusu sorunun ilk defa Epikuros tarafından geliştirildiği genellikle kabul edilmektedir.

9. Piron yazılı bir metin ortaya koymadığı için, Sextus’un düşüncelerinin ve kuramlarının ne ölçüde Piron’dan etkilendiğini ve hangilerinin daha önce Piron tarafından ortaya konduğunu bilmemiz mümkün değildir. Piron’dan sonra ama Sextus’tan önce yaşayan ve yine Piron’dan etkilenen Anesedimos ve Agrippa’nın eserleri de kayıp olduğu için, bu konuda bir yargıya varmak daha da zor bir hale gelmektedir.

10. Sextus burada, kimlerden, hangi kültürlerden ve hangi toplumlardan söz ettiğini açıklamaz. Ancak söz konusu metin 2. Yüzyılda yazıldığına göre, 3. Yüzyıldan önce, Sextus’un metinlerinde ifade edildiği biçimde de farklı tanrı anlayışlarının var olduğunu söyleyebiliriz.

11. Söz konusu akıl yürütmeler 18. Yüzyılda İskoç filozof David Hume tarafından tek tek çürütülmüştür.

12. Bu terim Antik Yunanca’da varlık anlamına gelen on teriminden türetilmiştir.

13. Bu terim Antik Yunanca’da evren anlamına gelen kosmos teriminden türetilmiştir.

14. Felsefede, a priori terimi, salt akla dayanan, deneyimden kaynaklanmayan ve/veya zorunlu olan anlamında kullanılır. A posteriori terimi ise, deneyime dayanan, deneyimden kaynaklanan anlamında kullanılır.

15. Bu terim Antik Yunanca’da nihai amaç anlamına gelen telos teriminden türetilmiştir.

16. Hume’un bu konuda geliştirdiği akıl yürütmelerin ve anti-tezlerin ayrıntısına, Say Yayınları’ndan 2010 yılında çıkan Hume adlı kitabımdan ulaşılabilir.

17. Örneğin, bir bilardo topu başka bir bilardo topuna her çarptığında o bilardo topu hareket ediyorsa, o bilardo topunun hareketinin nedeni olarak diğerinin ona çarpmasını gösterebiliriz. Bir başka örnek vermek gerekirse, her fırtınayla birlikte denizde dalgalanmalar da oluşuyorsa, fırtınayı neden, dalgayı sonuç olarak ortaya koyabiliriz, fırtına ile dalgalanma arasında bir neden-sonuç, etki-tepki ilişkisi kurabiliriz ve bunun bir kurgu değil, bir olgu olduğunu söyleyebiliriz.

18. Tanrı’nın varlığı konusunun, bilgi kapsamının dışında olduğu tezinin benzer biçimlerini, 20. Yüzyılda, İngiliz filozoflar Bertrand Russell ve A

 
7 Ocak 2018 Pazar 09:55 
Yorum YapYazdır
(0 Yorum Yapıldı)Yorumlar
<p>Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.</p>
 
 
Yazarlar
Yazarlar RSS Beslemesi
A. Şefik Mollamehmetoğlu
 
Türker Ertürk
 
Mehmet Polat
 
Kazım DEMİR
 
Prof. Dr. Örsan Öymen
 
Göksu Mollamehmetoğlu
 
Osman Cudi Yılmaz
 
Nihat Genç
 
Havva GÜNAYDIN LAKUTOĞLU
 
Attila Aşut
 
Prof. Dr. Orhan Özgür
 
Prof. Dr. Kemal Üçüncü
 
Mustafa Önsel
 
Arslan Bulut
 
Muhammet İKİNCİ
 
Ahmet Özer
 
Ömer Faruk Altuntaş
 
Gülcan Özgür
 
Ömer Turan
 
Prof. Dr. Burhan Çuhadaroğlu
 
Mehmet Erdal Çağdaş
 
Prof. Dr. Cavit Boz
 
Hüseyin HAYDAR
 
Zekeriya Saka
 
Mehmet Kuvvet
 
Hasan Güneş
 
Erdal ÖZÇELİK
 
Serpil Satut Denizoğlu
 
Erdal Eksert
 
İnci Güngör
 
Coşkun ERUZ
 
Mehmet Akıncı
 
Ruhi  Türkyılmaz
 
İlyas Gümrükçü
 
Sami KOÇ
 
Ömer Asan
 
Kadir ŞİŞGİNOĞLU
 
Son 24 Saat
Haberler RSS Beslemesi
 
 
 
Gazete Manşetleri
 
 
Anket
Halkoylaması sonrası Türkiye'yi ne bekliyor?
1. Daha iyi bir gelecek
2. Daha kötü bir gelecek
3. Birşey değişmez
 
Arşiv
 
Tarihte Bugün
1793 - Fransa kraliçesi Marie Antoinette giyotinle idam edildi.
1924 - Topkapı Sarayı müze olarak ziyarete açıldı.
1940 - Varşova gettosu Nazi SS birlikleri tarafından kuruldu.
1951 - Pakistan başbakanı Ali Han öldürüldü.
1964 - Çin, ilk atom bombasını patlatarak dünyanın 4. nükleer gücü oldu.
1966 - CHP genel başkanı İsmet İnönü, cumhurbaşkanı Cemal Gürsel'e yazdığı mektubu kamuoyuna açıkladı. İnönü, Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan'ın idamlarının durdurulmasını istedi.
1970 - Enver Sedat, Mısır devlet başkanı oldu.
1978 - Polonyalı kardinal Karol Wojtla, II. Jean Paul olarak Papa seçildi.
1981 - Isparta cezaevinden izinli çıkan Yılmaz Güney'in yurt dışına kaçtığı ortaya çıktı.
1984 - 3 bin imzalı Gökova'da Santrale Hayır dilekçesi cumhurbaşkanı Kenan Evren'e iletildi.
1990 - Sovyetler Birliği cumhurbaşkanı Gorbaçov, serbest piyasa ekonomisine geçileceğini açıkladı.
1992 - Türk Silahlı Kuvvetleri, Irak'ın kuzeyindeki Haftanin bölgesinde sınır ötesi harekat başlattı.
1994 - Türk asıllı Alman vatandaşları Leyla Onur ile Cem Özdemir, Almanya parlamentosuna milletvekili seçildi.
2002 - Irak devlet başkanı Saddam Hüseyin, 7 yıllık yeni görev süresi için düzenlenen halk oylamasında oyların tamamını aldı.
2002 - ABD başkanı George Bush, ABD kongresinin onayladığı, Irak'a savaş açma yetkisi veren kararı imzaladı.
2007 - MacGyver adlı Amerikan dizisinin 7 sezonluk bütün bölümlerini içeren DVD'si çıktı.
 
Lig Puan Durumu
 
Takımlar
O
G
B
M
P
1
Galatasaray
8
6
0
2
18
2
Başakşehir
8
4
3
1
15
3
Beşiktaş
8
4
3
1
15
4
Kasımpaşa
8
5
0
3
15
5
Trabzonspor
8
4
1
3
13
6
Antalyaspor
8
4
1
3
13
7
Konyaspor
8
3
3
2
12
8
Malatyaspor
8
3
3
2
12
9
Göztepe
8
4
0
4
12
10
Alanyaspor
8
4
0
4
12
11
Ankaragücü
8
3
1
4
10
12
Sivasspor
8
2
3
3
9
13
Kayserispor
8
2
3
3
9
14
Bursaspor
8
1
5
2
8
15
Fenerbahçe
8
2
2
4
8
16
Çaykur Rizespor
8
1
4
3
7
17
Akhisar Bld.Spor
8
1
2
5
5
18
Erzurum BB
8
1
2
5
5
 
Şampiyonlar Ligi
 
UEFA Avrupa Ligi
 
Alt Lig
 
Süper Loto
11.10.2018 Tarihli Çekiliş Sonucu071324353944
 
On Numara
15.10.2018 Tarihli Çekiliş Sonucu01081424253541464748495051535459606567737778
 
Sayısal Loto
13.10.2018 Tarihli Çekiliş Sonucu181928303639
 
Şans Topu
10.10.2018 Tarihli Çekiliş Sonucu011117263401
 
Namaz Vakitleri
 
  • İmsak04:45
  • Güneş06:26
  • Öğlen12:18
  • İkindi15:22
  • Akşam17:48
  • Yatsı19:17
 
 
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Teknoloji

Yukarı Çık