Başbakan Yardımcısı: I. Dünya Savaşı’ndan sonra en zorlu dönem

Ana Sayfa » Güncel » Ergenekon Davası: Gazeteci Hikmet Çiçek'ten flaş savunma

Ergenekon Davası: Gazeteci Hikmet Çiçek'ten flaş savunma

Aydınlık Gazetesi yazarı Hikmet Çiçek, 5 yıldır tutuklu yargılandığı Ergenekon davasında, son savunmasını yaptı. En yaşlı tutuklu gazeteci olan Çiçek, mahkeme heyetine "Benim suçumu arıyorsanız haberlerime, Gladyo'yu arıyorsanız iddianamedeki imzalara bakın" sözleriyle seslendi. Çiçek, "Silivri'den başımız dik çıkacağız" dedi.

 
8 Mayıs 2013 Çarşamba 10:00 
Yorum YapYazdır
 
 
Ergenekon Davası: Gazeteci Hikmet Çiçek'ten flaş savunma



Ergenekon Davası'nda Aydınlık Gazetesi Yazarı Hikmet Çiçek, esas hakkındaki savunmasını tamamladı. Çiçek sözlerine, "Cumhuriyet hukukunun uygulanmadığı koşullarda hukuki savunma yapmamız beklenmesin" diyerek başladı.

"Suçum, Gladyo karşıtı haberlerimdir" diyen Çiçek, "Gladyo'yu arıyorsanız, iddianamenin altındaki imzalara bakın" sözleriyle mahkeme heyetine seslendi. Hikmet Çiçek, 1999 yılında yayınlanan "Fethullah Emniyet’i Ele Geçirdi” başlıklı haberini de örnek gösterdi.

Hikmet Çiçek, KCK tutukluların pazarlıklarla serbest bırakıldığına işaret etti.
“Silivri'de Abdullah Öcalan değil, Öcalan'ı sorgulayan komutanlar vardır. Burada bağımsızlığı, birliği, bütünlüğü pazarlık konusu yapacak bir kişi bile bulamazsınız. Silivri tutsaklarıyla gizli görüşmeler yapamazlar. Biz buradan başımız dik çıkacağız.”

Hikmet Çiçek, Emekli Binbaşı Cem Ersever ile 20 yıl önce yaptıkları söyleşinin suç delili yapılmasına da tepki gösterdi. Ersever'e faili meçhul cinayetleri, gladyoyu, Yeşil'i sorduklarını anlatan Çiçek, söyleşinin savunma delili kabul edilmesini istedi.

Savunmasının hazır olup olmadığı sorulan İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek de dosyaya gelen evrakların yoğunluğuna dikkat çekerek 14 Mayıs salı gününe kadar süre istedi.

Balyoz davasında 18 yıl hapis cezası verilen Albay Cengiz Köylü son savunmasını yaptı. Karargah evleri ile TSK'da Alevi örgütlenmesi için çalışmakla suçlanan Köylü, nüfus kayıt örneklerini göstererek Alevi olmadığını açıkladı.

İşte Hikmet Çiçek'in savunmasının tamamı:




İSTANBUL 13. AĞIR CEZA MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA
Esas No : 2009/191

SANIK            :    Hikmet Çiçek
Silivri 1 No’lu L Tipi Cezaevinde Tutuklu / İSTANBUL

KONU        :    18.03.2013 tarihli esas hakkında mütalaaya karşı
savunmam, tahliye ve beraat talebimin sunulmasıdır.


Sayın Başkan, Sayın Heyet,

Ergenekon davası elbette siyasi bir davadır. Siyasi bir dava olmasına rağmen, her davada olduğu gibi bu davada da hukukun temel ilkelerinin, yasalarının, usullerinin uygulanacağını sanıyorduk. Fakat böyle olmadığını kısa zamanda anladık. Burası başkaydı, burada başka bir hukuk uygulanıyordu.
Duruşmalar başladıktan bir süre sonra Beşiktaş merkezli özel yetkili mahkemelerde önemli değişiklikler oldu. Bu mahkemenin başkanı Köksal Şengün başta olmak üzere, Zafer Başkurt, Şeref Akçay, Oktay Kuban, Necdet Ede, Erkan Canak gibi meslekdaşlarınız çeşitli gerekçelerle görevlerinden alındı ve özel yetkili mahkemelerden uzaklaştırıldı. Yeni HSYK tarafından bir “saha temizliği” yapılmış oldu. Kalan hakim ve savcılara “hukukun değil siyasal iktidarın istek ve taleplerine uyun” mesajı verilmiş oldu.
Sonrasını hep birlikte yaşadık, Ergenekon davasında yaşadığımız hukuksuzlukları burada tekrar etmeyeceğim. Nice temel hakkımız hoyratça çiğnendi. Hukuk, hukuk olmaktan çıkarıldı. Son örneği, savcının mütalaasının özetini bile okuması saatlerce sürerken, sanıklara ve avukatlarına savunma için bir ya da iki saat ayırmanızdır. Suçlama sınırsız, savunma son derece kısıtlıdır.
Bu koşullarda bizlerden, savcının iddialarına sadece hukuki bir çerçeve içinde cevap vermemizi beklemeyiniz. Türkiye Cumhuriyeti hukukunun uygulanmadığı koşullarda nasıl hukuki bir savunma yapabiliriz?
Başka mahkemelerde ise farklı bir tutum sergilenmektedir. Daha birkaç gün önce, 30 Nisan 2013 günü İstanbul’da görülmekte olan KCK davasının 13 tutuklu sanığı da tahliye edildi. Daha önce Mersin KCK davasında 30 tutuklu sanıktan hepsi tahliye edilmişti. Ondan önce Ankara’da gene KCK davasında 22 tutuklu sanıktan tümü, daha önce de Van’da 15 tutuklu sanığın hepsinin tahliye edildiğini biliyoruz. Gazeteler yazdı. Ankara’da tahliye edilen KCK sanıklarının “bizim arkamızda siyasi irade var” dediklerini.
Peki bu davada ne oluyor? Üç hafta önce Ergenekon’da bir sanık tahliye edildi. 67 tutuklu sanıktan sadece 1’i!

Son iki yıl içinde çıkarılan sözde yargı reformu paketlerinin hiçbirinden Ergenekon, Balyoz, Poyrazköy, Amirallere Suikast, vb. adları verilen dava sanıkları yararlanmamıştır. Demek ki bu paketler, bu davalar için çıkarılmıyor. Hatta tam tersi oluyor. Sözde yargı paketleri çıktıkça Ergenekon’da tahliyeler azalmış, sonunda 67’de 1’e düşmüştür, yakında sıfıra ineceği görülmektedir. Bundan önceki dört “reform paketi” bundan sonra çıkacakların da nasıl bir “reform” olacağını göstermektedir, AKP’nin çıkaracağı yargıya ilişkin paketlerden demokrasinin kırıntısını bile beklemek hayaldir.
Bu paketlerden sadece KCK sanıkları yararlanmıştır. Elbette öyle olacaktı. Çünkü bu paketler onlar için çıkarılmaktadır.

1 Mayıs’ta İstanbul’da yaşananları gördük. AKP iktidarının işçi sınıfına ve emekçilere verdiği biber gazı, tazyikli su ve polis copudur.
8 Nisan’da Silivri önünde  yaşananlara da tanık olduk. Aynı baskı, zulüm ve gaz bombası.
Polis devleti uygulamasıdır bunlar. Gladyo diktası başka nasıl kurulur?

İyi ama daha bir ay önce başka bir yerde, başka bir tabloyla karşılaştık.
PKK’nın Nevruz’u coşkuyla kutlamasına izin verildi. Yalan medyası “barış” çığlıkları atıyordu.
Gene iki farklı tutum. Ancak iki farklı hukuk değil, aynı gladyo hukukunun iki ayrı yansıması. Cumhuriyeti savunanlara, işçi sınıfına ve emekçilere biber gazı, tazyikli su ve polis copu ile barış yalanları birbirini tamamlıyor.

SİLİVRİ’DE ÖCALAN YOKTUR!
Bu farklılık nereden geliyor biliyor musunuz?
Silivri’da pazarlık edilecek silahlı bir örgüt yoktur da ondan!
Silivri’de Öcalan yoktur!
Silivri’de Öcalan yoktur, fakat Silivri’de Öcalan’ı sorgulayan şerefli bir subay vardır! Hasan Atilla Uğur yıllardır tutsaktır. Ve onun gibi nice sivil, asker vatansever.
Burada, vatanımızın bağımsızlığını, birliğini, bütünlüğünü pazarlık masasına yatıracağınız bir kişi bile bulamazsınız. Bizlerle pazarlık edemez, gizli protokoller düzenleyemezler. Silivri tutsaklarıyla gizli görüşmeler yapamazlar.
Sonunda hepimiz tahliye olacağız, hepimiz özgür olacağız. Adım gibi biliyorum bunu.
Fakat pazarlıkla değil!
Peki neyle? İşte o 13 Aralık’ta, 8 Nisan’da, her türlü eziyete katlanarak Silivri kapılarına dayanan Türkiye halkının iradesiyle! Milletimiz bizi buralardan çıkaracaktır. Buradan hepimiz başımız dik çıkacağız. Onun için müsterihim.

20 YIL ÖNCE YAPILAN SÖYLEŞİ
Sayın Başkan, Sayın Heyet,
Savunma hakkımızı sınırladığınız için savcıların akıldışı ve hukuk dışı iddialarından bir kısmına sözlü olarak cevap vereceğim.
Mahkemenize son gelen evraklardan biri ile başlamak istiyorum. Bu evraklarla ilgili sanıklara söz hakkı verilmediği ve hemen ertesinde mütalaa sunulduğu için bir beyanda bulunamamıştım.
25 yıllık arkadaşım, gazeteci- yazar Soner Yalçın ile birlikte yirmi yıl önce, Binbaşı Cem Ersever ile yaptığımız söyleşi şimdi Ergenekon dava dosyasına girmiştir. Aydınlık gazetesi adına yapılan bu söyleşinin, yirmi yıl sonra Ergenekon dava klasörlerine bir “suç delili” olarak ekleneceğini asla düşünemezdim. Peki ama bu söyleşiden size ne? Bu davayla ne ilgisi var? Dava dosyasının milyonlarca sayfaya ulaşmasından şikayet ediyoruz, işte böyle evraklar yüzünden dosya kabardı, şişirildi.
Binbaşı Ersever’le yapılan görüşmenin kaset çözümü Naip Hakim Hüsnü Çalmuk tarafından yapılmıştır. Ama ben naip hakime teşekkür ediyorum, bu söyleşinin çözümünü yaptığı için.
Ses kasetleri, Aydınlık’a yaptığı açıklamalar nedeniyle hakkında askeri mahkemede açılan bir soruşturma yüzünden bizzat Ersever tarafından askeri savcılığa 7 Eylül 1993 tarihinde sunulmuştur. Mahkemeniz oradan isteyerek çözümünü yaptırdığı anlaşılmaktadır.
Öncelikle şunu belirteyim. Kaset çözümü eksik yapılmıştır. Askeri savcılığın gönderdiği kaset, muhtemelen söyleşinin tamamını kapsamamaktadır. Mahkemenizin yapması gereken şey, 9- 14 Haziran 1993 tarihleri arasında Aydınlık’ta yayımlanan söyleşinin tümünü getirtmesiydi. Aydınlık arşivinden istenebilirdi. Ayrıca bu söyleşi Soner Yalçın’ın “Binbaşı Ersever’in İtirafları” adlı kitabında da bulunmaktadır.
Kendisi de aynı yıl içinde faili meçhul bir cinayete kurban giden Binbaşı Cem Ersever’le Türkiye basınında bir ilk olan bu söyleşi hakkında çok şey söylendi, yazıldı. Ama gene de burada hatırlatmakta yarar var.
Aydınlık’ın Ankara bürosuna 5 Haziran 1993 günü Ulusal Basın Ajansı’nın (UBA) teleksinden gelen haberde  “30 Özel Harpçi’nin ordudan istifa ettiği” yazılıydı. Aslında haberi yapan ve bazı gazete ve ajanslara gönderen Binbaşı Ersever’in kendisiydi. Ancak sadece UBA haberini yapmıştı.
PKK, 1993 yılının mart ayında ilk kez tek taraflı ateşkes ilan etmişti. Çankaya Köşkü’nde Turgut Özal oturuyordu. Öcalan ise Bekaa’da idi. Ateşkes ilanından kısa süre önce, 24 Ocak 1993’te gazeteci- yazar Uğur Mumcu bir suikast sonucu öldürülmüştü. 16 Şubat 1993’te ise Jandarma Genel Komutanı Eşref Bitlis, esrarengiz bir “uçak kazası” sonucu hayatını kaybetmişti.  Ateşkesten hemen sonra Özal’ın “özel danışmanı” Cengiz Çandar Bekaa’ya gitmiş, Öcalan’la ilk röportajını yapmıştı. Çankaya “siyasi çözüm”den söz ediyordu. UBA’nın haberi tam da bu günlere denk geliyordu. Haberde Ersever, “Bu iş Hezil çayında başladı orada bitirilecek, dağda başladı dağda bitirilecek” diyordu.
2000’e Doğru dergisinden beri hakkında çok şey duyduğumuz, yazdığımız Binbaşı Ersever’i bulmak, onunla bir söyleşi yapmak fırsatı doğmuştu. Ersever’e ulaşabileceğimiz bir telefon numarası buldum. Aradım, Aydınlık’ın Ankara haber müdürü olarak kendimi tanıttım. Karşıma adının “İhsan Hakan” olduğunu söyleyen bir şahıs çıktı, bu şahsın
Binbaşı Ersever’in sağkolu olan PKK itirafçısı Mustafa Deniz olduğunu sonradan öğrenecek ve onunla da tanışacaktık. Ersever söyleşi teklifimizi kabul etti ve bir gün sonra Ankara Mithatpaşa caddesindeki büromuza geldi.






ERSEVER’E NELERİ SORMUŞUZ?
Binbaşı Ersever, çok ses getiren açıklamasını yapmak için Türkiye basınında ilk olarak Aydınlık gazetesini tercih etmiştir. Ersever’le röportajı 7- 9 Haziran 1993 günleri arasında Soner Yalçın’la birlikte yaptık. Üç günlük söyleşiyi Aydınlık’ta dizi olarak yayımladık. Hem övgü hem de tepki anlamında çok ses getirdi.
Ersever’e neleri sorduk, neleri konuştuk? Hepsi kasette mevcuttur. Bu davayı ilgilendiren tam da bu sorulardır.
Öncelikle faili meçhul cinayetleri sormuşuz, Ersever’e.
Uğur Mumcu, Turan Dursun, Muammer Aksoy suikastlarını;
Musa Anter cinayetini;
HEP Diyarbakır il başkanı Vedat Aydın cinayetini ve Aydın’ın cenaze töreninde yaşananları;
Ersever’in 1975 yılında Silopi’deki faaliyetlerini;
“Patronu benim” dediği JİTEM’i;
Gladyo’yu (o zamanki yaygın kullanımıyla Kontrgerilla’yı);
Gladyo’nun, gayri nizami harbin teorisyeni David Galula’yı;
Hizbullah terör örgütünü ve arkasındaki karanlık odakları;
1992’deki Alan, Aktütün, Derecik karakol baskınlarını;
Çekiç Güç’ü;
PKK itirafçılarını ve “yıldız timleri”ni;
Kürt sorununda ABD’nin rolünü.
Eşref Bitlis’in uçağının esrarengiz bir biçimde düşmesini;
Yeşil’i, Barzani ve Talabani’yi, vs. vs…
Sonrası biliniyor. Ersever, 29 Ekim 1993 günü öldürüldü. Onunla birlikte Mustafa Deniz ve Ersever’in sevgilisi Neval Boz’un (Mahsune Dguvebe) cesetleri birkaç gün sonra  Ankara’nın üç çıkışında bulundu.
Şimdi mahkemeniz bu söyleşide ne aramaktadır? Bu kadar zahmet içine neden girmektesiniz? Ergenekon davasıyla bu söyleşinin ne ilgisi vardır?
Bence çok ilgisi vardır! İyi ki bu kasetin çözümü yapılmıştır!
Bu kaset çözümü, Aydınlıkçılar’ın bundan tam 20 yıl önce de Gladyo ile nasıl mücadele ettiklerini kanıtlamaktadır. Türkiye halkı, Gladyonun (Kontrgerillanın) ne olduğunu Aydınlık’tan öğrenmiştir. Hayatları boyunca Gladyo ile mücadele eden, Türkiye kamuoyuna bu karanlık örgüt hakkında en ayrıntılı bilgileri açıklayan Aydınlıkçılar yani İşçi Partililer şimdi bu davada sanık yapılmış ve genel başkanı ve bazı yöneticileri hakkında ağırlaştırılmış müebbet istenmektedir.
Sadece bu söyleşi bile, savcıların iddia ettiği “PKK’ya, Hizbulah’a ve DHKP-C’ye talimat veren Ergenekon örgütü” iddiasının akıl ve mantık dışılığını kanıtlamaktadır. Gladyonun imzası asıl bu davanın iddianamesinde ve mütalaasında sırıtmaktadır.
Dolayısıyla bu kaset çözümünü tarafıma ait bir savunma delili olarak değerlendirmenizi talep ediyorum.




GİZLİ TANIKLAR
Sayın Başkan, Sayın Heyet,
Mütalaada, savcıların en muteber tanıkları olan gizli tanıkların bazılarının iddialarına ya da daha doğrusu yalanlarına itibar edilmiştir. Mütalaa, gizli tanık 17, gizli tanık Anadolu, gizli tanık Selçuk, gizli tanık İsmet, gizli tanıklar A ile B, gizli tanık Kıskaç, gizli tanık Kurşun, gizli tanık Erzincan, gizli tanık Efe, gizli tanık Munzur ve gizli tanık Aydın-1’in ifadelerini aktarmaktadır. Peki diğerleri nerede? “Veli Küçük köpeklerimi zehirledi, atımı kesti.” (Gizli tanık 15), “Kola içirdiler, bademciklerimi aldılar.” (Gizli tanık Akdeniz), “Necip Hablemitoğlu’nun öldürülmesini Sami Hoştan ile Veli Küçük teklif etti.” (Gizli tanık C), “Levent Ersöz’le Cemil Bayık Hezil çayında buluştu.” (Gizli tanık İlkadım), “Saddam Hüseyin’in ajanını ilaçla uyuttum, çantasını aldım.” (Gizli tanık Aydos), “Cezaevinde başsavcının odasında birlikte rakı içerdik.” (Gizli tanık Hisar), “Zar oynarım, yanık oynarım, pavyon alemine takılırım.”(Gizli tanık Poyraz) diyen itibarlı gizli tanıklar nerede?
En önemlisi mahkemenizin Diyarbakır’a, ayağına kadar giderek dinlediği gizli tanık Deniz yani Şemdin Sakık nerede?
Savcılar, bir yıldan fazla bir zaman bu sözde tanıkların akıl dışı beyanlarını dinletmediler mi? Mahkemeniz çoğu kez bu tanıklara soru sormamızı bile engellemedi mi, bunun yüzünden birçok sanığa 16 duruşma, ya da esas hakkındaki savunmaya kadar duruşmalardan men cezası vermediniz mi?
Şimdi bu gizli tanıkların yalnızca bu davada kullanılmadıkları görülmektedir.
Bu mahkemede dinlenen gizli tanık Selçuk’un iddialarına dayanarak Levent Ersöz, sözde Özal suikastının bir numaralı sanığı yapılmıştır. Hem de gizli tanığın söyledikleri bile tahrif edilerek yazılan bir iddianameyle.
Mahkemenizde dinlenen gizli tanıklardan biri de bir Hizbullah itirafçısı “Ahmet”ti. Gizli tanık Ahmet’e sanıkların sorabileceği hiçbir soru olmadı.  Çünkü Ahmet’in ifadesinde hiçbir sanığın adı geçmiyor, sanıklardan hiçbirine bir suçlama yöneltilmiyordu. O zaman neden tanık yapılmıştı? Nedenini, TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu’nun raporu çıkınca öğrendik.
Darbeleri Araştırma Komisyonu’nun Hizbullah örgütüne ilişkin Emniyet Genel Müdürlüğü’ne yönelttiği soruya verilen yanıt komisyonun dosyalarında bulunuyor. İçişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı imzasını taşıyan “gizli” damgalı EGM raporunda, Hizbullah terör örgütü için, “Ergenekon isimli yapılanma tarafından yönlendirilmiş olabileceği” öne sürülüyor!
13. Ağır Ceza Mahkemesi Ergenekon’dan söz ederken, “iddia olunan Ergenekon örgütü” diyor. Ancak Emniyet Genel Müdürlüğü’nün yazışmalarında fütursuzca “Ergenekon isimli yapılanma” deniliyor. Örgütü saptamış bile!
Emniyet Genel Müdürlüğü’nün bu raporunun önemi, Hizbullah ile “Ergenekon” arasında bağlantı arayan “sonuç ve kanaat” bölümünde görülüyor. Raporda, Hizbullah ile “Ergenekon”un “aynı kafileden el bombası kullandıkları ve aynı kaynaktan el bombası elde ettiği ve dolayısıyla aralarında bu yönde bir ilişki olabileceği” yalanına yer veriliyor. Emniyet resmen yalan söylüyor. Böyle bir iddia bile yok. Raporda, Ergenekon davasında dinlenen işte bu “Ahmet” denilen gizli tanığın ifadesi yer alıyor. Emniyet Genel Müdürlüğü’nün raporu, Cemaat tertibinin nerelere kadar uzandığını gösteriyor. Ergenekon davasındaki gizli tanık ifadelerinin yalnızca bu davayla sınırlı kalmadığını, genel müdürlük değerlendirmelerinde de esas alındığını kanıtlıyor. “Ahmet”in işte bu nedenle Ergenekon davasında gizli tanık yapıldığı anlaşılıyor.
Yalnızca şu gizli tanıklar rezaleti göstermektedir ki, bu dava bir hukuk davası değildir. Cumhuriyet’le hesaplaşma davasıdır. Bu dava toplumu sindirmek, susturmak, korkutmak için açılmıştır. Burada hukuk sadece bir alettir.

NEREDE BU SİLAHLI ÖRGÜT?
Sayın Başkan, Sayın Heyet,
25 Mart 2008 günü gözaltına alınıp daha sonra tutuklandığımda, Aydınlık dergisinin haber- araştırma müdürü ve aynı zamanda İşçi Partisi basın bürosu başkanı olarak görev yapıyordum. Gazeteci ve yazarım. Tutukluluğumun altıncı yılındayım.
Birinci Ergenekon davasının 52. celsesinde, 12 Şubat 2009 günü sorgu ve savunmam yapılmıştı. O gün iddia makamının var olduğunu ileri sürdüğü fakat beş yıldır varlığını kanıtlayamadığı, sanal bir örgütün üyesi olduğum iddiasına yeni bir delil, bilgi, belge, tanık ve gizli tanık olarak tek bir satır bile eklenememesine rağmen tutukluluğum sürmektedir.
Savcılar bu iddiayı öne sürerken, gizli bir örgüt içinde olması gereken hiyerarşiyi bir türlü kanıtlayamadılar. “Bir numara” dedikleri hayali şahsı da bulamadılar. Bulamazlar da, çünkü bu sözde örgüt bir imalattır, bir icattır ve sanaldır.
Fakat savcılar kanıtlayamadıkları bir örgütün hiyerarşisi yerine İşçi Partisi yöneticiliği ve üyeliğini ikame etmeye çalıştılar. İşçi Partisi’nin örgütsel disiplini ve hiyerarşisi, bu sözde örgütün hiyerarşisi gibi gösterildi.
Mütalaa, kullandığım telefonun rehberinde Doğu Perinçek, Nusret Senem, Ferit İlsever, Emcet Olcaytu, Ufuk Akkaya, Yusuf Beşirik, Deniz Yıldırım, Serhan Bolluk, Mehmet Perinçek, Ruhsar Şenoğlu,Turan Özlü gibi İşçi Partili yönetici ve üye arkadaşlarımın isimlerinin bulunmasını bile “sanığın bir kısım diğer sanıklarla irtibatı” olarak gösterilmektedir. Bir partinin üyeleri arasındaki ya da aynı gazetede çalıştığım arkadaşlarım arasındaki irtibat, nasıl “Ergenekon irtibatı” olabilmektedir. Mütalaa, bunun cevabını vermiyor.
İşçi Partisi’nde yönetici veya üye isen o zaman bu sözde Ergenekon örgütünün de yöneticisi veya üyesisin!
Savcıların hukuk ve akıl dışı mantığı budur.

ERGENEKON BELGELERİ
Gelelim şu meşhur Ergenekon belgelerine.
Tuncay Güney ve Ümit Oğuztan’da bulunan bazı yazılar, bu davada “Ergenekon belgeleri” olarak davanın temel metinleri haline getirilmiştir. “Ergenekon Yeniden Yapılandırma”, “Lobi”,”Medya 2001”, “Dinamik Antitez”, “Dergi- Cumhuriyet”, “Türkiye’de ve Dünyada Casusluk”, “MİT- Medya Ajan Gazeteciler” gibi bildiğiniz yazılar.
Mahkemenizde duruşma Savcısı Murat Dalkuş,  tanık olarak ifade veren Fehmi Koru’ya soruyor:
“Dosyamız sanıklarından Hikmet Çiçek, 6 Mayıs 2001 günü bir yazı yazmış. Sizin 30 Nisan ve 1 Mayıs 2001 tarihli yazılarınıza bir cevap niteliğinde. Yazının başlığı: ‘CIA’nın ‘Ergenekon’ yaygarasında Fehmi Koru başı çekti.”
Savcı Dalkuş, yazıdan bazı bölümleri okuyor. Koru’ya ne düşündüğünü soruyor. Koru, Aydınlık’taki yazı okuyup okumadığını hatırlamadığını ama kendi yazısına karşı bir eleştirinin olabileceğini söylüyor. Yazının tamamı dava klasörlerinde bulunmaktadır.
“Ergenekon yaygarası” diye yazdığımızdan beri 12 yıl geçmiş. Ayrıca, 12 Mayıs 2001 tarihli Aksiyon dergisinde bu belgelerden söz edildiğini biliyoruz. Ayrıca Avukat Vural Ergül, bu belgeyi Sabah gazetesinden temin ettiğini, gene İşçi Partisi İstanbul il örgütünde bulunan “Yeniden Yapılandırma” adlı metnin Sabah gazetesi kaynaklı olduğunu Sayın Doğu Perinçek sayfa sayfa göstererek kanıtlamıştır. Tanıklardan Aslı Aydıntaşbaş, bu metnin kendisine nasıl ulaştığını mahkeme önünde açıklamıştır.
Bazı tutuklu sanıklarda “ele geçirildiği” iddia olunan bu metinlerin bir çok yerde ve
çok sayıda gazetelerde ve dergilerde olduğunu tartışmaya bile gerek yoktur. Ayrıca 2008 yılı şubat ayında Avukat Hüseyin Buzoğlu, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na verdiği bir dilekçede “Lobi” metnini internete gizlibelge.com ve aloihbar.org adlı sitelerde 2008 şubat ayında gördüğünü, kendisinin siteye girdiğinde, daha önceden 18 bin 907 kişinin de bu haberi okuduğunu ifade etti. Bunu mahkemenizde de söyledi.

MAHKEMEYE SUNDUĞUMUZ BELGE
Bu konuya ilişkin olarak ben de sorgum/ savunmam sırasında şimdiye kadar gündeme getirilmeyen bir belgeyi heyetinize sunmuştum. Bir mahkeme kararıydı bu.
Aydınlık dergisinde çıkan iki haber 12 yıl önce dava konusu olmuş. Aydınlık’ın 12 Ağustos 2001 tarihli nüshasında yer alan haberlerden biri “Mesut ve Şenkal Milli Güvenlik’e savaş açtılar” başlığını taşıyor. Diğeri ise “MGK’ya sunulan MİT ve basın ilişkileri raporu” başlıklı. İkisi de imzasız haber olduğu için derginin sorumlu müdürü hakkında “emniyet muhafaza kuvvetlerinin tahkir ve tezyif etmek” iddiası ile dava açılmış. İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi 31 Ocak 2003 tarihinde karar vermiş. Bu dava sürerken Aydınlık’ın avukatı bu yazıların bir MİT raporuna dayandığını belirterek “MİT- medya ve ajan gazeteciler” belgesini 2. Ağır Ceza Mahkemesine sunmuş. Mahkeme de bu belgeyi MİT’e sormuş. MİT’ten gelen cevabi yazıda, “Aydınlık dergisinin 12 Ağustos 2001 tarih ve 35-7333 sayılı nüshasında MİT’i hedef alan bazı iddialara yer verilmesi iddiasıyla açılan ve İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin 2001/371 esası bağlamında görülen davaya ilişkin olarak anılan mahkeme tarafından MİT Medya ve Ajan Gazeteciler başlıklı yazı ilgili olarak teşkilatımızdan bilgi talebinde bulunulmuştur” deniliyor.
MİT’ten gelen cevap açık değil mi? 2001 yılında dava konusu olan bir yazıdan söz ediliyor. Ergenekon tertibi başlamadan yedi yıl önce.
MİT, söz konusu belge ile ilgili mahkemeye “biz hazırlamadık” yanıtını vermiş. Mahkeme hem dergide çıkan iki haber ve hem de söz konusu belge hakkında, “… MGK ya sunulduğu ifade edilen bir istihbarat raporundan söz edildiği görülmüş, sanık vekili MİT medya ve ajan gazeteciler başlıklı kırk sayfadan ibaret rapor fotokopisi sunmuş ise de mahkemece yapılan araştırma sonucu ilgili kurumlarca böyle bir raporun hazırlanmadığı anlaşılmış, yazı incelendiğinde yazı ile MİT teşkilatını yıpratıcı sözlere yer verilmediği, yalnız kişilere yönelik eleştirilere yer verildiği, devletin emniyet muhafaza kuvvetlerini tahkir tezyif sayılabilecek ifade taşımadığı gibi buna yönelik bir kasıt da içermediği anlaşılmaktadır” diyerek hem Aydınlık’ta çıkan iki haber hakkında ve hem de “MİT- Medya ajan gazeteciler” başlıklı metin hakkında beraat kararı veriyor. Ne zaman? Ocak 2003’te. Beş yıl sonra “terör örgütü belgesi” olarak yeniden imal edilecek metin budur. Bu mahkeme kararı da dava dosyasında bulunmaktadır.
Şimdi mütalaa, bu metnin Veli Küçük, Ümit Oğuztan, Adil Serdar Saçan, Tuncay Özkan, Şener Eruygur, Ufuk Akkaya, Deniz Yıldırım (ki, Akkaya ve Yıldırım’ın bu metni Ergenekon dava klasöründen aldıkları saptandığı halde), Hasan Atilla Uğur ve bende çıkmasını  bir “örgüt bağlantısı” olarak gösterebilmektedir.
İşte “Ergenekon belgeleri” denilen o dokümanlardan birisinin öyküsü böyledir.
Dünyanın neresinde görülmüştür, bir terör örgütünün, kendine ait bir gizli belgeyi mahkemeye sunduğu? Biz bu belgeyi mahkemeye sunmuşuz. Araştırın bakın biz buna dayanarak haber yapmışız diye. Mahkeme de araştırmış ve bu belgelerden dolayı Aydınlık dergisini aklamış. Bir mahkeme kararı, heyetiniz için dikkate alınmayacak bir kanıt mıdır?
Şimdi 2003 yılında aklanan bu belge bende çıktığı için “terör örgütü üyesi” olarak altı yıldır tutuklu yargılanmam hangi akla, mantığa, hukuka sığmaktadır?
6 Mayıs 2001 tarihli yazımda esas olarak “Ergenekon” adı altında koparılan yaygaraya dikkat çekmişim. Taha Kıvanç’ın yazısında belirtilen “Ergenekon analiz yeniden yapılanma yönetim ve geliştirme projesi” başlığını taşıyan alıntılara yer vermişim. Bu belgeden, Fehmi Koru’nun yazısı nedeni ile haberdar olduğum yazıdan anlaşılıyor. Belgenin kendisini görmemişim. “Sözde rapor” diyorum. “CIA’nın psikolojik savaş imalatı olduğu her cümlesinden sırıtan rapor” diye değerlendiriyorum. Bu yazı da mahkemenize sunulmuştur.
Aydınlık’ta “CIA’nın psikolojik savaş imalatı” olarak yorumladığım belgeleri şimdi savcıların mütalaada “İşçi Partisi yöneticilerinin yazdığını” öne sürmelerinde bir akıl ve mantık var mıdır? 6 Mayıs 2001 tarihli yazım “Ergenekon hikayelerini daha çok duyacağız” diye bitiyor. Ne kadar doğru yazmışım.

NEREDE ÇIKMIŞ BUNLAR?
Bu belgeler 2001 yılında Tuncay Güney’de bulunmuş. Fehmi Koru’nun yazısından ve Aksiyon dergisinin haberinden anlaşılıyor ki birileri tarafından bazı yerlere servis edilmiş. Sonra, 2008 yılında bu soruşturma başlayana kadar Ergenekon hikâyelerinde bir duraklama olmuş. Neden? Tuncay Güney yok da ondan! 2001 yılında Tuncay Güney yurt dışına kaçtıktan veya kaçırıldıktan sonra Ergenekon hikâyeleri işte bu soruşturma başlayana kadar sona eriyor, bir köşede bekletiliyor. Bizler Ergenekon’dan ancak yedi yıl sonra, bu dava başlayınca, Ocak 2008’de İstanbul emniyeti Ergenekon adını kullanınca haberimiz oluyor.
Artık bugün biliniyor. “Ergenekon belgeleri” denilen bu uydurma belgelerin tümü ya Tuncay Güney tarafından ya da Tuncay Güney in de içlerinde bulunduğu bir ekip tarafından imal ediliyor. Tuncay Güney bunları sağa sola gönderiyor, fakat Tuncay Güney ortadan çekilince Ergenekon belgeleri de ortadan çekiliyor.




ŞEMALAR, KROKİLER…
Esas hakkındaki mütalaada benim, Flash TV'deki bazı programlarda ve Aydınlık dergisinde yayınlanan yazılarımda özellikle asker kişiler hakkındaki konulan ele alıp haklarındaki iddiaları çürütmeye çalıştığım ifade edilmektedir. Örnek olarak, sanıklardan Muzaffer Tekin ile birlikte Flash TV’de kamuoyunda “Atabeyler” olarak bilinen dava hakkında bir yayına katılmamı vermektedir. Savcının mantığına bakar mısınız? Türk Silahlı Kuvvetleri’ne yönelik bir yalana, kara propagandaya bir televizyon programında cevap vermeyi bile suçun delili olarak gösterebilmektedir.
Bir gazeteci olarak yıllardır Türk Silahlı Kuvvetleri ile ilgili çok sayıda olayı izledim ve haberini yaptım. Şemdinli olaylarını izledim, Atabeyler davasını baştan sona mahkemede izledim. Aydınlık’ta haberini yaptım. Sauna (Küre) adı verilen dava ile ilgili belgeleri, mahkeme tutanaklarını inceledim.
2005 yılından itibaren bu operasyonların hepsinde şemalar, cd ler, krokiler olduğunu gördüm. Şemdinli olayında yargılanan iki astsubay üzerinde çıktığı söylenen bir kroki gazetelere yansıdı. Atabeyler davasında Başbakan Erdoğan’ın evinin ve başbakanın danışmanı Cüneyt Zapsu’nun sahibi bulunduğu Bim marketler zincirinin krokilerinin bulunduğu, başbakana karşı bir suikast hazırlığı içinde olunduğu, Bim marketlerinin bombalanacağı vs. hep gazetelerde yazıldı. Keza Sauna- Küre adı verilen operasyonda Etimesgut askeri garnizonuna ilişkin krokilerin ele geçtiği yazıldı. Şimdi bunların tümünü kamuoyu unuttu. Yani Şemdinli’de kroki, Atabeyler’de kroki, Sauna’da kroki hepsi unutuldu. Fakat o yıllarda bu krokiler, şemalar kamuoyunu yönlendirmek  o kirli bilgilerle kamuoyunu bombardıman etmek için bir kısım medya tarafından kara propaganda amaçlı olarak çok kullanıldı. Demek ki krokilerle, şemalarla, cd’lerle bazı insanları ve kurumları suçlamanın geçmişi o kadar uzakta değil. Bunlar, AKP iktidarından sonra 2005’lerde başlıyor. Ya da bir başka deyişle malum cemaatin, Emniyet teşkilatının kritik makamlarına hakim olmasından sonra.
Bu davada da öyle. Beş yıldır kamuoyu krokiler, şemalar, cd’ler ve onlara eklenen gizli tanıklarla oyalanıyor. Bunları tertip eden merkez, Fethullahçı Gladyo hiç yaratıcı değil. Hep aynı yöntem. Bu tertibi tezgâhlayanlar sağa sola krokiler koyuyor, cd’ler yerleştiriyor, flash bellekler icat ediliyor, telefonlara “sehven” numaralar ekleniyor, gizli tanıklar bulunuyor ve bunlara dayanarak davalar açılıyor ve insanlar yıllarca hapiste tutuluyor.

GENEL MERKEZ’DE YAPILAN KANUNSUZ ARAMA
21 mart 2008 günü İşçi Partisi genel merkezi arandı. O gün Genel Başkan gözaltına alındı. Dört gün sonra, 25 mart günü o dönemde partinin genel sekreteri Nusret Senem, Ulusal Kanal İzmir temsilcisi Hayati Özcan ve ben göz altına alındık, 29 Mart günü de tutuklandık. Savcılık bizlerin terör örgütü üyeliği ve devletin gizli belgelerini hile yolu ile temin etmek iddiaları ile tutuklanmamızı talep etti. 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nin nöbetçi yargıcı üçümüzü de “devletin gizli belgelerini hile yolu ile temin etmek” (TCK 326-1) iddiası ile tutukladı. Tutuklama kararında, Hayati Özcan’ın 55 ve 13 nolu cd çözümü ve cd içeriğindeki yazı içerikleri, Hikmet Çiçek in İşçi Partisi’nde bulunan “Hikmet Çiçek’e ulaşanlar” yazılı cd içeriği ve Nusret Senem’in de gene partide bulunduğu öne sürülen “Yargıtay üyelerine ilişkin bilgi ve  Yargıtay dairesine ilişkin krokinin yer aldığı cd içeriği” gerekçe gösterildi.
Üçümüz de terör örgütü üyeliğinden değil, işte bu cd’lerden dolayı tutuklandık. Nedir bu cd’ler? Bu sözde önemli delillerin, bu cd’lerin seri numaralarının, içeriklerinin arama tutanağında bulunması gerekmez mi? Fakat arama tutanağında böyle bir şey yok, sadece markalar var. Çeşitli cd markalarının adı yazılmış. Seri numarası yok, bu cd’lerin içeriği ne, içinde ne var? O da yok. Peki bu cd’lerin bir kopyası İşçi Partisi yöneticilerine bırakılmış mı? Hayır bırakılmamış.
Tutuklanmamıza gerekçe gösterilen bu CD’lerle ilgili Emniyet Genel Müdürlüğü Kriminal Polis laboratuarları Daire Başkanlığının hazırlamış olduğu 22 Nisan 2008 tarihli Ekspertiz Raporu dava klasöründe mevcuttur. Raporda, “Arşivde fotokopileri mevcut faili meçhul dokümanlardaki el yazılarıyla Hayati Özcan, Hikmet Çiçek ve Nusret Senem’in el yazıları arasında kaligrafik ve karakteristik özellikler yönünden ilgi ve irtibat tespit edilememiştir” denilmektedir.
Kaldı ki bana suç atfedilen bu CD’lerle ilgili olarak ikinci Ergenekon davasının iddianamesinde, “Hikmet Çiçek’e ulaşanlar” klasörü içindeki “koruma planı”na ilişkin savcıların değerlendirmesi şöyledir:
“… dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Yaşar Büyükanıt’a yönelik bir eylem hazırlığı yapıldığı şüphesini akla getirmekte ise de, bu eylemin hazırlık hareketlerinin tamamlanıp teşebbüs aşamasına geçtiğine dair delil elde edilemediğinden suç isnadına konu edilmemiştir.”
Şimdi savcılar, yukarıdaki yorumu kendileri yapmamış gibi gene ceza talebinde bulunmaktadırlar!

BU ARAMANIN HUKUKİ SONUÇLARI NE OLMUŞTUR?
İşçi Partisi yöneticileri bu aramaya ilişkin Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulundular. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca görevlendirilen Ankara Hukuk Fakültesi Ceza ve Ceza Usul Hukuku Anabilim Dalı öğretim üyelerinden oluşturulan Bilirkişi Kurulu raporunda aramaların hukuka aykırı olduğu tespit edildi. Raporun gerekçeleri şöyle:
a- Bilgisayar ve dijital verilerde arama el koyma kararı olmadığı,
b- Aramanın gece yarısı yapılması,
c- 5 katlı bina aramasında iki partili yetkilinin huzurunda 100 polisin aramaya katıldığı, diğer parti yetkililerinin binaya girmesinin ve aramaya katılmasının engellendiği,
d- İP Genel Başkanı Doğu Perinçek’in gözaltına alınıp götürülerek aramanın kendi huzurunda yapılmadığı,
e- Arama sonunda el konulan eşyalara, CD ve benzerlerine hazır bulunan parti yetkililerinin imzalarının alınmaması,
f- Arama yapılan yer Ankara’da olmasına rağmen, İstanbul Emniyeti’nden görevlendirme yapılması.

Ankara 24. Asliye Ceza Mahkemesi 2010/ 318 E., 25. 11. 2010 tarihli karar ile İşçi Partisi Genel Merkezi’nde aramaya katılan polislerin yasalara aykırı işlem yaptığını saptamış, ancak kastın varlığı saptanamadığı gerekçesiyle polislere ceza verilmemiştir. Kısaca, İP Genel Merkezi’nde bulunduğu öne sürülen delillerin hukuka aykırılığı mahkeme kararıyla sabittir.
Bu mahkeme kararı da mı heyetiniz için bir önem atfetmiyor? Hadi bu kararı da geçelim. Geçen günlerde Anayasa Mahkemesi daha önce verdiği bir kararın gerekçesini açıkladı. “Kanunsuz elde edilen delil, delil olamaz” diye. Bunu da dikkate almıyorsunuz ama bizler “Burada Cumhuriyet hukuku yok” deyince hemen itiraz ediyorsunuz.

48 SAAT GEÇMEDEN NASIL SORULUYOR?
Genel Merkezden alınan binlerce evrakın dışında, 584 CD, 231 DVD, 93 disket, 85 mini DVD, 44 VHS kaset olmak üzere toplam 1037 dijital malzemeye 21 Mart 2008 günü el konulmuştur. Fakat aradan kırk sekiz saat bile geçmeden İstanbul’da Emniyet’te Genel Başkan Doğu Perinçek’e iki tane CD soruluyor: “Yargıtay krokisi çıkmış sizde, ne diyorsunuz?  Kara Kuvvetleri Komutanı Büyükanıt’ın İzmir ve Manisa ya yapacağı gezilerin programı çıkmış ne diyorsunuz?”
Kırk sekiz saat geçmeden 1037 cd’yi İstanbul Emniyeti ne zaman inceledi, bu cd’lerle ilgili inceleme tutanağını ne zaman yazdı da, Doğu Perinçek’e bu sorular soruluyor? Çok açık bir tertip olduğu belli değil mi? CD’leri koyan hemen buluyor!
İşte bu cd’lerden biri de içinde “Hikmet Çiçek’e ulaşanlar” adı verilmiş klasörün olduğu CD’dir.
Emniyet’te, savcılıkta “Hayır benim böyle bir cd’den haberim yok” diyorum, “fakat üstünde adın yazılı” diyorlar! Savcılıkta, “O zaman bu cd’ler üzerinde parmak izimizi arayın” diye ben talep ediyorum, o da yapılmıyor. Peki nerede bulunmuş bu CD’ler Perinçek’in, Senem’in veya Çiçek’in masasında mı? Hayır. Bizlere suç atfedilen dört cd’de sekreterlik odasında bir masanın üzerinde. İddianame de hep böyle geçiyor.
İşçi Partisi Genel Başkanı Perinçek’in, Ergenekon tertibi konusunda peş peşe basın toplantıları yaptığı, “Bu bir tertiptir, ulusal kuvvetlere karşı bir tertip geliyor” diye kamuoyunu uyardığı günlerde, bizler bizi suçlayacak dört cd’yi sekreterlik odasında bir masanın üzerine bırakıyoruz ve bunu polisin gelip aramada bulmasını bekliyoruz! İddia böyle mantık ve aklı dışıdır.

İŞÇİ PARTİSİ’NİN TEMEL METİNLERİ SUÇ DELİLİ OLAMAZ
Daha önce belirttiğim gibi tutuklandığım sırada İşçi Partisi’nde görevim basın bürosunu yönetmekti. Yaptığım görev, partinin etkinliklerini, eylemlerini, programını ve ülkemizin temel sorunlarına yönelik düşünce ve çözüm önerilerini kamuoyuna en geniş biçimde yansıtmaya çalışmaktır. Bu nedenle basın bürosu görevlisinin gazeteci kökenli olması normaldir ve öyle olması gerekir.
Bu görevim nedeni ile de partinin belgelerinin, çoğu sayın genel başkanın yaptığı açıklamaların, partinin çeşitli program ve faaliyetlerine ilişkin çeşitli karar ve yazışmaların bende bulunmasından daha doğal bir şey yoktur. Burada suç nerede?
Esas hakkındaki mütalaada, “İP genel merkezinde yapılan aramada Hikmet Çiçek’in kullandığı masanın çekmecesindeki bir flash bellek içinde "Türkü ve Kürdü Birlikte Örgütleme Tasarımı”, "Cumhuriyet Devrimi İktidar Projesi", "Ulusal Güç Birliği Üzerine Görüşler, 3 Aralık 2000", "Devletin Yeniden Yapılanması Üzerine, 25 Kasım 1999" isimli belgeler bulunmuştur” deniliyor.
Hepsi partinin yasal belgeleridir, hepsini satırı satırına savunuyorum. Mütalaa partinin temel metinlerine “terör örgütü belgesi” diyebilecek kadar şaşırmıştır.

KİTAP HALİNE GETİRDİĞİM BELGELER
Mütalaada benimle ilgili olarak, “kendisinden birçok askeri ve istihbari nitelikli belge ele geçmiş olması dikkate alındığında, Ergenekon Terör Örgütünde önemli bir konumu bulunduğu” denilmektedir. Bu iddiaya kanıt olarak yukarıda açıkladığım “Hikmet Çiçek’e ulaşanlar” klasörü gösterilmektedir. Peki onun dışında hangi belge çıkmış bende?
Doğrudur, genel merkezdeki çalışma masamda ve evimde bulunan belgelerin bir kısmı askeri kaynaklı belgelerdir. Bu belgelerin çoğu Harp Akademileri Komutanlığı’nın halka açık stantlarında açıkça satılan kitapçıklardır. Bir kısmı, 28 şubat süreci sırasında. o süreci anlatan Batı Çalışma Grubu’na ilişkin raporlar, “Batı Harekat Konsepti” adı verilen ve o dönemdeki genelkurmay kaynaklı resmi çalışmalardır. Ne yapmışım ben bu belgeleri? Toplamışım kitap yapmışım. “İrticaya karşı Genelkurmay belgeleri” adı altında 1997 yılında yayımlanmış. Kitap, sadece bu belgelere dayanıyor. Kitapta her konu başında bu belgeyi nereden aldığımı da yazmışım. Her gazetecide olan belgeleri ben bir kenara atmamışım. Hayırlı bir iş yapıp bunları bir kitap haline getirmişim. Harp Akademileri Komutanlığı’nın çeşitli yayınlarında bir kaynak olarak bu kitabın gösterildiğini görünce de bundan memnun olmuşum! Mütalaada “delil” diye gösterilen belgelerin önemli bir kısmını bu kitapta kullanmışım. Suç mudur bu?
Gene Hikmet Çiçek’te bulunan askeri kaynaklı belgeler arasında, Türkiye’de irticai hareketler ve terörizm ilişkileri konulu bir başka kitapçık bulunuyor. O da Harp Akademileri Komutanlığı yayınları. 15 Kasım 1998 tarihinde Aydınlık’ta  bu kitabı tanıtan bir haber yapmışım ve  gene TSK belgelerine dayanan diğer başka haberler de yapmışım.
Ne var bunda? Neresi suçtur bunların?

HİZBULLAH’IN KİTABINI YAZDIM
Savcıların mütalaasında “Ergenekon”un  “bir çatı örgütü olduğu” iddiası sıkça tekrarlanıyor. Ergenekon’un PKK’yı,  Hizbullah'ı, İBDA-C yi, DHKP-C yi, yönettiği ve yönlendirdiği iddiasının akıl dışılığını tanımlayacak bir sıfat bulamıyorum. Bu saçmalıkları yalnızca savcılar ve gizli tanıklar dile getirebilir.  Bu örgütlerden birisi de Hizbullah. Bu örgütü teşhir eden ve bu örgüte karşı İşçi Partisi’nin mücadelesini anlatan “Hangi Hizbullah” kitabımı mahkemenize sunmuştum. 13 yıl önce bu kitapta kaynak göstererek kullandığım ve kitapta tam metin olarak yayımladığım Jandarma Genel Komutanlığı  tarafından hazırlanan “Hizbullah Terör Örgütü ve Diğer İrticai Faaliyetler, Eylül 1999” başlıklı kitapçıktan dolayı şimdi savcılar “gizli kalması gereken bilgileri temin etiğim” iddiasıyla cezalandırılmamı (TCK. 334-1) istemektedirler.  Oysa, 2008  yılında sözde Ergenekon Terör Örgütü  soruşturmasına kadar, bu rapor ile ilgili yetkili kurumlardan ne yalanlama gelmiştir, ne de aleyhime ceza şikayeti vardır.  Kaldı ki bu raporu tek yayınlayan kişi de ben değilim.


GAZETECİNİN ARŞİVİNDE HER ŞEY OLUR
Bir gazetecinin arşivinde haber ve bilgi notları bulunması, bu davada “suçun delili” olarak kabul edilmektedir. Evimde, işyerimde, bilgisayarımda bulunan haberler, haber notları, bilgi notları yüzlercedir. Bir gazeteciye değişik konularda sayısız bilgi ve haber gelir. Bir gazetecinin arşivinde devletin resmi belgesi de olur, gayri resmi belge de. İmzalı imzasız mektuplar olur, tehditler de olur, övgüler de. Doğrulanmamış iddialar da olur. Halkı yanlış bilgilendiren, yanlış yönlendiren sahte belgeler de olur. Ben neyin arşivini yapacağımı savcılara mı soracağım?
Benim flash belleğimde çıkan ve savcıların neredeyse her gizli tanığa sordukları “Sabancı suikastı” başlıklı notlar, keza Ümit Sayın tarafından Mehmet Perinçek’e e-posta ile iletilen “Ecevitin öldürülme kararı ve raund table toplantıları” isimli metin belgesi bu türden, akıl ve mantık dışı iddialardır. Ne yapacaktım, çöpe mi atsaydım? Niye çöpe atmadım diye mi ceza vereceksiniz? Önemli olan bunları nasıl değerlendirdiğiniz, kullandığınızdır.
Bende bulunan belgeleri ikiye ayırmak mümkündür. Birincisi, İşçi Partisi’nin merkez organ karar ve faaliyetlerine ilişkin belgelerdir. Bunların iddianamede yer alması bile suçtur. Bir partinin yasal faaliyetleridir bunlar. Şimdi savcılar mütalaada da aynı suçu işlemeye devam etmektedirler. İkincisi, benim mesleğim ile ilgili belgelerdir. Bunların bir suç unsuru olarak görülmesi bu mütalaanın, ne kadar dayanıksız, zayıf, çürük olduğunu göstermektedir. Her iki belge türünü ayırdığınızda “terör örgütü”nden geriye kalan sıfırdır!

İP-KARARGAH EVLERİ
Mütalaada, “İP/Karargah Evleri” adında MİT'in gönderdiği, “ikaz istihbaratı” denilen bir bilgi notunda adım geçtiği için suçlanmaktayım. Savcılar mahkeme safahatında, MİT’in “Bu bir ikaz istihbaratıdır, mahkemelerde delil olarak kullanılamaz” diye özellikle belirtmesine rağmen neredeyse her tanığa sordukları bu bilgi notunun, şimdi mütalaada “ikaz istihbaratı değil, gerçek bilgi” olduğunu öne sürebilmektedirler.
MİT belgesindeki iddiaların tümü gerçek dışıdır ve konuyla ilgili askeri savcılıkta yürütülen soruşturma sonucunda belgede yazılanların doğru olabileceğine ilişkin somut ve hukuki tek bir delil elde edilememiştir.

AYDINLIK’A BAŞVURMAK SUÇ MU?
Mütalaada, Tuncay Güney ve Ümit Oğuztan’ın çıkarmayı düşündükleri Strateji dergisi hakkında benimle görüşmelerini, “Hikmet Çiçek’e başvurularak fikir ve tecrübesinden istifade edildiği” şeklinde yorumlanmaktadır.
Ne var bunda? Suç nerede?
Türk basınında Aydınlık’ın hem gazete hem de haftalık dergi olarak özel bir yeri vardır. Türkiye’de haftalık bir dergi çıkarmak isteyenin ilk başvuracağı yerdir Aydınlık.
Mütalaada artık iddialar çığırından çıkmıştır.
Bir MHP kongresinde genel başkanlığa aday olacağını söyleyen Taner Ünal ile Ulusal Kanal’da yıllar önce yaptığım söyleşi bile savcılar tarafından bir “delil” olarak sunulabilmektedir.
Mütalaa, Tuncay Güney’in 2001 yılındaki anlatımlarına itibar ederek sayın Yalçın Küçük’ün, “MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun ve Hikmet Çiçek’in hocası olduğu” iddiasını iddianamede olduğu gibi tekrar etmektedir ki, buna cevap vermeye bile gerek yoktur.

SUÇLARIMI SAYIYORUM!
Sayın Başkan, Sayın Heyet,
Bu dava, mahkemenizin sanıkları aklayacağı ya da cezalandıracağı bir dava değildir.
Bu, ya Türkiye Türkiye olarak kalacak, devleti içinde bir ur gibi örgütlenmiş bu Gladyo’yu tasfiye edecek, ya da geride Türkiye diye bir ülke kalmayacak, bölünüp parçalanacak. Bu dava bunun davasıdır. Ama kazanan Türkiye ve Türk milleti olacaktır. Türkiye’nin bağımsızlığını, birliğini, bütünlüğünü, egemen bir devlet olarak kalmasını savunan ulusal kuvvetlerin bu hesaplaşmadan galip çıkacağına ve milletimizin ülkemizi bu beladan kurtaracaklarına inanıyorum.
Benim suçum bu mütalaada yazılanlar değildir. Benimle aynı hukuki durumda olanlar çoktan tahliye olduklarına göre benim suçum bunlar olamaz. Neden tahliye edilmediğimi sonradan anladım!
Yaklaşık 20 yıldır Aydınlık’ta yazdığım yazılar, haberler, Ulusal Kanal’da yaptığım programlardır benim suçum.
Ben, Fethullahçı Gladyo’nun devlet içindeki yuvalanmasına karşı yıllardır  mücadele eden insanlardan biriyim. Bu konuda birkaç kitaba sığacak sayısız haber yaptım. Hem de ses getiren, devlet içinde, kamuoyunda tartışılan haberler. Bu karanlık örgütlenmeyle mücadele eden haberler. Sadece bir örnek vereyim, onu da mahkemenize sunmuştum. 10 Ocak 1999 tarihli Aydınlık’ın kapak haberini, “Devlete sunulan rapor: Fethullah Emniyet’i Ele Geçirdi” haberini hatırlatayım. Bu haber üzerine, Başbakanlık Teftiş Kurulu soruşturma başlatmış, Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesinde soruşturma açılmıştı. Ama o günlerde ne yazık ki devlet içindeki bu cemaat yapılanmasına karşı güçlü bir siyasi irade olmadığı için soruşturmadan bir sonuç çıkmamıştı.
Benim “suçlarımı” Aydınlık’taki haberlerimde arayınız. Ben o yazıları bugün de savunmaktan onur duyuyorum.
Tahliyemi ve beraatımı talep ediyorum.
Saygılarımla arz ederim.

Hikmet Çiçek

 

 

Özer Sürmeli/Ulusal Kanal

 
8 Mayıs 2013 Çarşamba 10:00 
Yorum YapYazdır
 
(0 Yorum Yapıldı)Yorumlar
<p>Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.</p>
 
Bu Kategorideki Diğer Haberler
 
Son 24 Saat
Haberler RSS Beslemesi
 
 
Yazarlar
Yazarlar RSS Beslemesi
A. Şefik Mollamehmetoğlu
 
Nihat Genç
 
Attila Aşut
 
Prof. Dr. Orhan Özgür
 
Arslan Bulut
 
Mehmet Polat
 
Türker Ertürk
 
Ahmet Özer
 
Göksu Mollamehmetoğlu
 
Gülcan Özgür
 
Ömer Turan
 
Osman Cudi Yılmaz
 
Ömer Faruk Altuntaş
 
Prof. Dr. Burhan Çuhadaroğlu
 
Prof. Dr. Cavit Boz
 
Prof. Dr. Kemal Üçüncü
 
Hüseyin HAYDAR
 
Zekeriya Saka
 
Mehmet Kuvvet
 
Hasan Güneş
 
Erdal ÖZÇELİK
 
Serpil Satut Denizoğlu
 
Erdal Eksert
 
İnci Güngör
 
Kazım DEMİR
 
Coşkun ERUZ
 
Mehmet Akıncı
 
Ruhi  Türkyılmaz
 
İlyas Gümrükçü
 
Sami KOÇ
 
Ömer Asan
 
Prof. Dr. Örsan Öymen
 
 
 
Gazete Manşetleri
 
Lig Puan Durumu
 
Takımlar
O
G
B
M
P
1
Başakşehir
12
9
3
0
30
2
Beşiktaş
12
8
4
0
28
3
Fenerbahçe
12
7
3
2
24
4
Galatasaray
12
7
2
3
23
5
Bursaspor
12
6
3
3
21
6
Konyaspor
12
4
5
3
17
7
K.D.Ç. Karabük
12
5
2
5
17
8
Osmanlıspor FK
12
3
7
2
16
9
Antalyaspor
12
4
3
5
15
10
Gençlerbirliği
12
3
6
3
15
11
Alanyaspor
12
4
2
6
14
12
Akhisar Bld.
12
3
4
5
13
13
Trabzonspor
12
3
3
6
12
14
Kasımpaşa
12
3
3
6
12
15
Gaziantepspor
12
3
2
7
11
16
Ç. Rizespor
12
2
4
6
10
17
Kayserispor
12
2
3
7
9
18
Adanaspor
12
1
3
8
6
 
Şampiyonlar Ligi
 
UEFA Avrupa Ligi
 
Alt Lig
 
 
Anket
2016 TÜRKİYE AÇISINDAN NASIL GEÇECEK?
ÇOK İYİ
İYİ
BİR ŞEY DEĞİŞMEZ
KÖTÜ
ÇOK KÖTÜ
 
Namaz Vakitleri
 
  • İmsak05:34
  • Güneş07:22
  • Öğlen12:22
  • İkindi14:46
  • Akşam17:02
  • Yatsı18:37
 
Tarihte Bugün
1818 - Illinois ABD'nin 21.ci eyaleti oldu.
1854 - Florence Nightingale Üsküdar'da.
1918 - I. Dünya Savaşı'ndan sonra Londra'da yapılan Müttefik Kongresi sona erdi; Almanya'nın savaş tazminatı ödemesine karar verildi.
1923 - Teşkilatı Esasiye Encümeni yeni anayasayı görüşmeye başladı.
1928 - Ekmek otuz para ucuzladı.
1934 - Dini kisvelerle ilgili yasaklar öngören "Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun" kabul edildi.
1942 - Zonguldak'ta bir maden ocağındaki kazada 63 işçi öldü.
1944 - Yunanistan'da komünistler ve kralcılar arasında Yunan İç Savaşı başladı.
1945 - İstanbul'da Tan Matbaası gericilerin saldırısıyla yıkıldı.
1956 - İngiltere ve Fransa, Süveyş'ten çekileceklerini açıkladılar.
1959 - Dr. Fazıl Küçük Kıbrıs Cumhurbaşkanı Yardımcısı oldu.
1967 - İlk kalp nakli ameliyatını, Güney Afrika'lı kalp cerrahı Dr. Christian Barnard, Cape Town'da yaptı; hasta 18 gün yaşayabildi.
1971 - Pakistan-Hindistan savaşı başladı.
1971 - Prof.Dr. Mümtaz Soysal 6 yıl 8 ay hapse mahkum edildi.
1979 - Fedai Dergisi sahibi, yazar Kemal Fedai Coşkuner İzmir'de öldürüldü.
1981 - Bülent Ecevit, dört aylık hapis cezasını çekmek üzere Ankara Merkez Kapalı Cezaevine konuldu.
1984 - Bhopal kazası: Union Carbide firmasının Hindistan'da Bhopal'de kurduğu böcek ilacı üreten fabrikadan yanlışlıkla 40 ton metil isosiyanat gazının sızması 18,000 kişinin ölümüne neden oldu.
1989 - Malta'da bir araya gelen ABD başkanı George Bush ve Sovyetler Birliği komünist partisi genel sekreteri Mikhail Gorbaçov, soğuk savaşın bittiğini resmen ilan ettiler.
1990 - TRT'nin Telegün adlı yayını başladı.
1999 - Bakanlar Kurulu, Bolu'ya bağlı Düzce ilçesinin il, Kaynaşlı ve Derince beldelerinin de Düzce'ye bağlı ilçe yapılmasına karar verdi.
2002 - BM silah denetçileri ilk kez, Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin'in saraylarından birine önceden haber vermeksizin girdiler.
2002 - Dünya Gıda Programı Afrika'da 38 milyon kişinin açlıkla karşı karşıya olduğunu açıkladı.
2003 - Türk-İş'in 19. Genel Kurulunda Genel Başkanlığa Salih Kılıç seçildi.
 
Arşiv
 
Süper Loto
01.12.2016 Tarihli Çekiliş Sonucu101823343650
 
On Numara
28.11.2016 Tarihli Çekiliş Sonucu03091114253336374045474851535459616465727880
 
Sayısal Loto
26.11.2016 Tarihli Çekiliş Sonucu052122262944
 
Şans Topu
30.11.2016 Tarihli Çekiliş Sonucu041011162601
 
 
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Teknoloji

Yukarı Çık