Trabzon Milli Eğitim'de katmerli skandal

Ana Sayfa » Medya Kritik » Erdoğan'ın dava açtığı Türker Ertürk: Asla susturamazlar

Erdoğan'ın dava açtığı Türker Ertürk: Asla susturamazlar

Emekli Amiral Türker Ertürk hakkında "Cumhurbaşkanına Hakaret" iddiası ile açılan davanın ikinci ve karar duruşması görülecek...

 
26 Mayıs 2016 Perşembe 07:24 
Yorum YapYazdır
 
 
Erdoğan'ın dava açtığı Türker Ertürk: Asla susturamazlar

Emekli Amiral Türker Ertürk hakkında "Cumhurbaşkanına Hakaret" iddiası ile açılan davanın ikinci ve karar duruşması görülecek.

Duruşma 31 Mayıs 2016 Salı günü 11.30’da İstanbul Çağlayan Adalet Sarayı 2. Asliye Ceza Mahkemesinde gerçekleştirilecek.

Türker Ertürk hakkında daha önce de başbakana hakaret suçlaması ile 11 ay 20 gün ceza verilmiş ama karar temyiz edilmişti. Temyiz edilen karar için Yargıtay'ın kararı bekleniyor. 

Türker Ertürk, hakkında açılan davalar için "Beni asla susturamazlar, doğru bildiğim şeyi yazarım ve anlatırım. Bu benim bağrından çıktığım Türk Milletine karşı sorumluluğum ve kafasında tüy bitmemiş yetimin hakkı olan devlet okullarında okumuş olmamın vefa borcudur" diye konuştu. Ertürk, "Esas amaç ben ve benim gibi insanlar üzerinde toplumu korkutmak, sindirmek ve başkanlık adı altında dikta rejimini egemen kılmaktır" ifadelerini kullandı.

Önümüzdeki hafta salı günü görülecek davanın ilk celsesinde Türker Ertürk'ün yaptığı savunmanın tam metni aşağıdaki gibi olacağı açıklandı:

Bugün bu mahkemede bulunuş nedenim; Cumhurbaşkanı TayyipErdoğan’a hakaret ettiğim iddiası. Halbuki, bu doğru değil. Bahse konu yazım; 31 Mayıs 2014’e ait konuşmamın haberidir ve o tarihte Sn. Tayyip Erdoğan Başbakan’dı. Ayrıca; hakkımdaki iddianameyi anlamakta gerçekten müşkülat çektim.

Savunmama başlarken öncelikle şunu söylemek istiyorum; 14 yıldır iktidarda bulunan AKP’nin hukuk ve adalet üzerindeki ağır baskısı ve vesayeti olmasaydı, ben bugün burada huzurunuzda olmazdım.

Özellikle son 10 yıldır yaşadıklarım nedeniyle ülkemizde genel olarak hukuka ve adalete güvenim kalmadı. Genel durum böyle olmasına rağmen; ülkemizde hukuktan ve adaletten bahsedebileceğimiz vahalar da yok değil! Umarım bugün derdimi böyle bir vahada anlatıyorumdur.

Yargının üzerinde ağır vesayet olduğuna dair kanıtlar, örnekler ve yaygın kitle kanaatleri çok. Türk Halkındaki algı bu! Bakın Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Haşim Kılıç“Yargı gücüyle farklı düşünen insanların korkutulduğu ve susturulduğu bir dönem” diyor yaşadığımız günler için. Devam ediyor; “İfade özgürlüğü ile hakaret suçu arasında olması gereken ayrımın yapılmadığını” söylüyor ve yargının üzerinde “vesayet” var diyor.

Sözcü Gazetesi’nden Saygı Öztürk“Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı eleştirenler cezaevine atılıyor, kamuda çalışanların ise görevine son veriliyor” değerlendirmesini yaptı. Kanaatimce abartı içermeyen, doğru bir değerlendirme.

18 Ekim 2015 tarihli Hürriyet Gazetesi’nde Ahmet Hakan“Hukuk yok, adalet yok, mahkeme yok, kriter yok” diyor. Gerçekten de yok! Bu ülkede insanlar ne yazık ki, suçsuz yere kumpas nedeniyle 5-6 yıl hapis yattı. Kahramanlar, yurtseverler, görevini yapanlar sanık, teröristler ise tanık oldu. Davaların savcıları ve hakimleri de şimdi yurt dışına kaçtı.

ZAMANLA BİRLİKTE HER ŞEY EVRİME UĞRAR

Sn. Tayyip Erdoğan ekranlara çıkıyor; “Ben diktatör olsam, bunları bana söyleyemezsiniz” diyor. Sanırım, diktatörlüğün Hitler ve Mussolini örneklerini düşünerek böyle söylüyor. Ama bilinmeli ki; zamanla birlikte her şey evrime uğrar. Bugünün otoriter yönetimini, 19. Yüzyıl örneği ile aynen kıyaslayamazsınız. Çağın gereklerini ve girdilerini yok sayamazsınız. Nasıl bugünün demokrasi anlayışı ile 19. Yüzyılın demokrasi anlayışı aynı değilse.

Evet, ben Sn. Tayyip Erdoğan gibi değil, farklı düşünüyorum. Farklı düşündüğümü açıklamak gibi bir özgürlüğüm yok mu? Bu özgürlüğüm Anayasa ile güvence altında değil mi? Sn. Erdoğan’ın yaptıklarını, yapmadıklarını ve yapamadıklarını değerlendirerek Anayasamızı ihlal ettiğini, ülkemizi felakete doğru sürüklediğini, suç işlediğini söylemek, yazmak ve anlatmak suç mudur?

Hakaret, hakaret gibi olmalı. Mesela “Biz bu milletin anasını sinkaf ederiz” demek; dünyanın neresine giderseniz gidiniz, hangi yönetim biçimiyle idare ediliyor olursanız olunuz dört dörtlük bir hakarettir.

Sn. Erdoğan geçtiğimiz günlerde Ana Muhalefet Partisi CHP’nin lideriKemal Kılıçdaroğlu’na söylediği “Cahil, çirkef, ahlaksız, çirkin, namus ve şeref fukarası, pişkin, serseri mayın” sözlerinin hakaret olup olmadığını takdirlerinize bırakıyorum.

Ama çağdaş hukuk için bir yöneticiyi, başbakanı ve hatta cumhurbaşkanını tasarrufları nedeniyle eleştirmek, çok sert bile olsa asla suç değildir.

Ayrıca benim bir başbakana, bir cumhurbaşkanına değil, sıradan bir kimseye bile hakaret etmem terbiyem nedeniyle asla mümkün değil. Geçmişim, aldığım eğitim ve öğretim, mesleğim ve sicilim bunu gerçeklemektedir.

SESSİZ ÇIĞLIK KONUŞMASI

Bugün yargılanıyor olmama neden olan süreç, 31 Mayıs 2014 tarihinde Tekirdağ’da “Sessiz Çığlık” eyleminde yaptığım konuşmayla başladı.

“Sessiz Çığlık”;  Türk Silahlı Kuvvetleri’ne kurulan kumpasa karşı, gayri hukuki bir biçimde zindanlara atılan askerlere sahip çıkmak ve toplumsal farkındalık sağlayabilmek için, her hafta cumartesi günleri saat 13.00’de ülke genelinde yapılan eylemlerdi.

Tekirdağ’da yaptığım bu konuşmada; o zaman Başbakan olan TayyipErdoğan’ı uygulamaları nedeniyle eleştirdim ve kendisini “Faşist ve Diktatör” olarak niteledim.

Aynı gün, Gezi Olaylarının da yıldönümüydü. İstanbul’dan Tekirdağ’a giderken gördüğüm manzara tam anlamıyla antidemokratikti ve “polis devleti” görüntüsü içindeydi. Her noktada polisler ve ellerinde uzun namlulu silahlar vardı.  Vapur, metro ve tramvay seferleri iptal edilmiş, şehirde adeta sıkıyönetim ilan edilmiş gibiydi.  Her taraf polis kaynıyordu! Bu görünüm, demokratik ülkelerde rastlanabilecek bir manzara değildi!

Başbakan Erdoğan herhangi birisi değildi, o siyasetçiydi!  Eleştirilere açık ve dayanıklı olmalıydı. Konuşmam sırasında kullandığım  “Faşist ve Diktatör” ifadeleri bir siyasetçi ve gazeteci olarak yaptığım değerlendirmelerimdi.

Başbakan Erdoğan için niçin “faşist ve diktatör” değerlendirmesi yaptığımı Tekirdağ 4. Asliye Ceza Mahkemesi’nde sunduğum savunmamda ayrıntıları ile belirttim.

Anılan mahkeme yapılan yargılanmam sonunda; 30 Nisan 2015 tarihli gerekçeli kararı ile “Faşist ve Diktatör” sözlerimden dolayı değil, konuşmam sırasında “…bizim atalarımız böyle bir şerefsizlik yapmadı, kendisinin atasını bilmiyoruz ama bizim atalarımız böyle bir şerefsizlik yapmadı” sözlerim nedeniyle 11 ay 20 gün hapis cezası verdi ve erteledi. Halbuki; irticalen konuşma yaparken söylediğim bu sözler “Türkler Ermeni soykırımı yaptı” diyenleri kastetmişti. Sonucu temyiz ettik, dosya şu anda Yargıtay’da.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hakaret ettiğimi söyleyen savcılık iddianamesi; 4 Mart 2015 tarihinde Aydınlık Gazetesi’nde yazdığım“Faşist ve Diktatör” başlıklı yazım ve içeriği ile ilgilidir. Bu yazıyı Tekirdağ 4. Asliye Ceza Mahkemesi’nde yargılandığım davayı okurlarıma anlatmak için yazmıştım. Yazım, İstanbul Anadolu Adliyesi 6. Asliye Ceza Mahkemesi’nde talimatlı olarak ifademi vereceğim gün yayınlandı.

Bu köşe yazımla ilgili olarak Savcı iddianamesinde; “Cumhuriyet Savcıları teröristlerle işbirliği yapan, anayasal suç işleyen, etnik ve mezhepsel kışkırtıcılık yaparak toplumsal barışımızı bozan Erdoğan hakkında soruşturma açmalı, benim değil” sözlerimin ve“Faşist ve Diktatör” başlığımın suç olduğunu ifade ediyor.

Bu köşe yazımda belirttiğim görüşlerim daha önce Tekirdağ’da yaptığım konuşmamın tekrarından, açılan dava hakkında okurlarımın bilgilendirilmesinden ve gündemin değerlendirmesinden ibarettir. Bu benim anayasal hakkım olan ifade özgürlüğüm ve okurlarıma karşı sorumluluğumdu. Ben siyasetçiyim ve gazeteciyim. Eleştirdiğim Sn. Tayyip Erdoğan da siyasetçi olarak bu eleştirilere katlanmak zorunda.  O, sıradan bir yurttaş değil.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Yargıtay kararlarında, siyasetçilerin diğer bireylerden farklı olarak çok sert eleştirilere bile katlanmak zorunda olduğunu söylemektedir.

AİHM, 08.07.1986, 9815/82 Lingens – Avusturya   Kararında; “Bir siyasetçiye yönelik eleştirilerin kabul edilebilir sınırları, özel bir şahsa yönelik eleştirilere göre daha geniştir. Bir siyasetçi özel şahıstan farklı olarak; her sözünü ve eylemini bilerek ve kaçınılmaz biçimde gazetecilerin ve halkın yakın denetimine açar. Ve bu nedenle,  daha geniş bir hoşgörü göstermek zorundadır” diyor.

AİHM 13.11.2003,  39394/98 Scharsch  – Avusturya   Kararında ise;“Nazi terimini kullanmak, bu terime yapıştırılan özel damga nedeniyle, otomatik olarak hakaret suçundan mahkum edilmeyi haklı kılmadığını düşünmektedir. Bir kişinin siyasi faaliyetlerinin ahlaki yönden değerlendirilmesinde uygulanan standartlar ile ceza kanununa göre bir suçun varlığının kanıtlanması için gerekli standartlar farklıdır” diyor.

Çağımızda “hak ve özgürlükler” kavramına ilişkin üst hukuk normlarını artık iktidarlar değil, AİHM içtihatları belirliyor. AİHM kararları, iç hukuk açısından da ülkemizi bağlamaktadır.

FERYAT VE İSYANDI

Yargıtay Başkanı İsmail Cirit 11 Kasım 2015 tarihinde Ankara’da düzenlenen ifade özgürlüğü seminerinde; “AİHM kararlarına göre, kamuya mal olmuş kişiler ve siyasetçilerin, eleştiriye daha fazla katlanması gerekir. Yargıtay Başkanlığı olarak, AİHM tarafından ortaya konulan uluslararası kabul görmüş insan hakları standartlarına uyum konusuna büyük önem vermekteyiz”demiştir.                             

Gerek konuşmamda, gerekse köşe yazımda Cumhurbaşkanı Erdoğan’a kesinlikle hakaret etmedim, düşünce ve ifade özgürlüğümü kullanarak kendisini eleştirdim. Çünkü; o günkü ortamda, kumpas nedeniyle silah arkadaşlarımın hapiste olmasına karşı gösterdiğim feryat ve isyandı bu!

Şimdi müsaadenizle, iddianamede bana yapılan haksız suçlamaları tek tek yanıtlamak istiyorum:

Sn. Erdoğan teröristlerle işbirliği yaptı derken; onun Meclis’ten yetki almadan PKK ve onun lideri ile yaptığı görüşmeleri ve pazarlığı, ayrıca Mart 2011’de Suriye’de başlatılan vekalet savaşında, Suriye’deki teröristlere yapılan yardım ve desteği kastediyorum.

Sn. Erdoğan“PKK ile görüşüyorsunuz suçlamalarına” başta“Terör örgütüyle görüşen namussuzdur, ispat etmeyen şerefsizdir”dedi. Daha sonra kendisine direkt bağlı MİT Müsteşarı Hakan Fidan;“Öcalan ve PKK ile görüşmek üzere beni Başbakan görevlendirdi”dedi. Arkasından Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç“Öcalan ve PKK” ile görüşmemiz yeni bir şey değil ki” açıklamasını yaptı.

Ayrıca; Sn. Erdoğan’ın direktifi ile bebek katili, 30 bin insanımızın katledilmesinden sorumlu PKK terör örgütü ile Oslo’da pazarlık masasına oturuldu. Bunun için Meclis’ten yetki alınmadı. Bu masadaABD ve İngiltere de vardı. PKK ile mücadele eden, duruma sessiz kalmayan asker, polis ve valilerin görevden alınması bile PKK ile pazarlık edildi. Nasıl pazarlık edildiğinin tapeleri basına sızdı, artık bunlar sır değil.

PKK’nın Kandil’deki liderlerinden Mustafa Karasu“Türk Hükümeti ile ilk görüşme 2008’de başladı, görüşmelerde Norveç Devleti de vardı, onların bilgisi dahilinde yapıldı” diyor. Ama Sn. Erdoğan; yaptıklarının doğru olmadığını ve suç olduğunu bildiği için sanırım, inkar ediyor ve görüşüyorsunuz diyenleri suçluyordu o tarihlerde.  Açıkça görülmüştür ki; terörist bir örgüt olan PKK ile görüşülmüş ve masaya oturularak pazarlık yapılmıştır. Zaten ben de bunları söylüyordum.

Ben teröristlerle işbirliği yaptı derken bunları kastettim. Arkasında gerçekler olmayan bir karalama yapmadım ve iftira etmedim. Bir siyasetçi ve gazeteci olmanın yanında, aynı zamanda bir yurttaş olarak şikayet etmek ve suç duyurusunda bulunmak hakkım. Tabii ki; nihai kararı mahkemeler verir.

Teröristlerle işbirliği derken, yalnız PKK da değil demek istediğim. Mart 2011’de başlayan Suriye savaşında, Esad yıkılsın diye teröristlere,İslam ülkelerinden gelen CihatçılaraEl Nusra militanlarına, Özgür Suriye Ordusu denen isyancılara, hatta bir dönem IŞİD’e bile yardım edildi. Suriyeli teröristlere lojistik destek, Türkiye’de barınma ve sağlık gibi üs imkanları sağlandı, silah ve cephane gönderildi. Ayrıca;Türkiye’de teröristlere eğitim verildi. Nisan 2012’de Suriye’ye gittim ve bunları yerinde gördüm.

2010-2014 yılları arasında,  ABD’nin Ankara Büyükelçiliği görevini deruhte eden Francis Ricciardone“Türkiye Suriye’de El Nusra gibi radikal örgütlere yardım etti” diyor. El Nusra’nın gerek ABD,  gerekseTürkiye’de terör örgütleri listesinde olmasına rağmen.

Bugün ülkemizde, sadece Suriye’den gelen 3 milyona yakın mülteci var. CIA, bunların yaklaşık 35 bininin terörist olduğunu söylüyor. Bu ülkemiz için çok büyük bir güvenlik sorunu değil mi? Buna, Sn. Erdoğan’ın devletin geleneklerini terk eden, Atatürk’ün “Yurtta Barış, Dünyada Barış” ilkesini yok sayan, İslam dünyasında lider olma hayaliye gerçekleştirdiği yalan yanlış dış politikaları neden olmadı mı?

ERDOĞAN'IN YARGILANMASI YAZILIYOR

Yaşadığımız Ankara canlı bomba felaketi, bunun sonucu! Bunların olacağını, Suriye’de istikrarın bozulmasının, yangın yeri haline gelmesinin Türkiye’de karşılığı olacağını ve yangının ülkemizi de saracağını yazdım ve TV ekranlarında anlattım. Suriye’nin bölünmesinin ve parçalanmasının, Türkiye’nin bölünmesi ve parçalanması anlamına geleceğini de yazdım ve anlattım.

Bu söylediklerim, dünya basınında da yazıyor. Alman Başbakanı MerkelABD Başkan Yardımcısı Biden açık açık “Türkiye, Suriye’de teröristlere yardım etti” dedi.

Hatta; Amerikan ve Avrupa basınında,Erdoğan’ın yargılanması gerektiği çok yaygın yazılıyor ve konuşuluyor.

Çok uzağa gitmeye lüzum yok. Bakın, Hürriyet Gazetesi’nden Mehmet Y. Yılmaz; “Bu sizin eseriniz Ahmet Bey. Türkiye’de son üç canlı bomba eylemini yapanların nerede ve nasıl yetiştirildiklerini biliyoruz. Sizin Emniyetiniz ve sizin MİT’iniz göz yumdu ve valiliklere emir verildi. Siz Esad’ı devireceksiniz diye dünyanın her yerinden gelmiş cihatçıların gelip geçmesine izin verdiniz” diyor.Gerçekte bu politikanın esas sorumlusu, zamanın Başbakanı Erdoğan’dı.

5237 sayılı Türk Ceza Kanununun “Yabancı Bir Devlet Aleyhine Asker Toplama” başlıklı 306. Maddesi;

“1.Türkiye Devletini savaş tehlikesi ile karşı karşıya bırakacak şekilde, yetkisiz olarak yabancı bir devlete karşı asker toplayan veya diğer hasmane hareketlerde bulunan kimseye 5 yıldan 12 yıla kadar hapis cezası verilir.

2. Fiil sonunda savaş meydana gelirse faile müebbet hapis verilir.” diyor.

Yasa, toplam 6 madde. Ben burada, ilk iki maddesi ile yetinmek istiyorum. Yasa çok açık! Bu durumda Sn. Erdoğan liderliğinde AKPiktidarı için, benim suç işlediğini beyan etmem ve suç duyurusunda bulunmam, nasıl olur da hakaret olarak nitelenebilir?

Bugün, yanlış ve hayalci politikalar nedeniyle Türkiye, savaş tehlikesi altındadır. Tüm komşularımızla ilişkilerimiz gergin. Rusya ile neredeyse savaşacak duruma geldik. Bunların sorumlusu kim?

Teröristlerle işbirliği derken, ben bunları anlatmaya çalışıyor ve suç duyurusunda bulunuyorum. Asla mesnetsiz suçlama ve arkasında gerçekler olmayan karalama kampanyası yapmıyorum. Hatay’da veAdana’da Suriye’ye gönderilecek teröristler için açık askeri kamplar kuruldu, eğitildi ve komşumuza gönderildi. Bu söylediklerim yalan mı?

Evet, köşe yazımda Sn. Erdoğan’ın anayasal suç işlediğini de yazdım. Biraz önce anlatmaya çalıştığım teröristlerle pazarlık masasına oturmak ve Suriye’de seçimle işbaşına gelmiş hükümeti yıkmak için asker toplamak, teröristlere üs ve lojistik kolaylıkları sağlamak, bir anayasa ihlali aynı zamanda. Bu benim siyasetçi ve gazeteci olarak değer yargım.

Sn. Erdoğan, bugün bile anayasa ihlali yapıyor. Sn. ErdoğanCumhurbaşkanı olarak bağımsız olmak, siyasi partisi ile bağlarını koparmak, iç siyasi çekişmelere katılmamak ve ülkemizin milli birliğini temsil etmek zorundadır. Anayasamız bunu emrediyor. Ama Sn. Erdoğan adeta AKP’nin fiili lideri gibi davranıyor. Sokağa çıkın, istediğinize sorun (buna AKP’ye oy vermiş insanlarımız da dahil olmak üzere). Bu gerçeği reddedecek kimseyi bulamazsınız.

SORUYORUM BU BİR ANAYASA İHLALİ DEĞİL Mİ

Cumhurbaşkanı Erdoğan; geçtiğimiz 7 Haziran seçimlerinde AKP için oy talep etti, seçim çalışması yaptı, mitingler organize etti ve AKP’ye 400 milletvekili istedi. Soruyorum; bu bir anayasa ihlali değil mi? Buna yanıt veremiyorsanız, ceza verir susturursunuz!

Daha bu yılın başında, Cumhurbaşkanı Erdoğan kaymakamlara hitaben; “Gerekirse mevzuatı bir tarafa koyun, uymayın” diyor. Mevzuat demek; Anayasa, yasalar, tüzükler, yönetmelikler ve yönergeler demektir. Cumhurbaşkanı Erdoğan;  bunlara uymayın, ihlal edin diyor. Bunu söylemek suçtur. Suça azmettirmektir. Hukukun egemen olduğu hiçbir uygar ülkede, bir cumhurbaşkanı bunları söyleyemez. Bunu eleştirmek, asla ve kat’a hakaret olamaz. Ancak“muz cumhuriyetleri”nde ve onun çağdışı hukuk sistemlerinde bunu eleştirmek hakaret suçu kategorisine sokulabilir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan hakkında diğer söylediğim bir söz: “Etnik ve mezhepsel kışkırtıcılık yaparak, toplumsal barışımızı bozan”demişim. Bugün; toplumumuz gerçekten, etnik alt kimlikler ve mezhepler açısından bölünme ve ayrışma süreci yaşıyor. Bunun en büyük nedeni, ülkemiz üzerinde planları olan emperyalist ülkelerin yaklaşımıdır. Ama Sn. Erdoğan, kin ve nefret içerikli söylemleri ile buna en büyük katkıyı yapmıştır.

“Dindar ve kindar” nesiller yetiştirmek söylemi, Sn. Erdoğan’a ait. Dünyanın hangi uygar ülkesinde, bir yönetici veya siyaset adamı böyle şeyler söyler. Ayrıca; Anayasamıza tekrar göz attım, kurucu ideolojimizin ve herhangi bir maddesinin dindar gençlik yetiştirme ideali yok. Başbakan veya Cumhurbaşkanı olmak, kafasına göre ülkeyi yönetmek anlamına gelmez. Anayasamız ve yasalarımız onu da, bizi de bağlamaktadır, değil mi?

Bir televizyon programında Sn. Erdoğan; “Affedersiniz bana, çok daha çirkin şeylerle, Ermeni diyen oldu” dedi. Bu, Ermeni kimliğini aşağılamaya girer. Halkı kin ve düşmanlığa tahriktir. Hatta, zamanınKocaeli Milletvekili Hurşit Güneş, bu konuda suç duyurusunda bile bulundu.

Türklük, Anayasamıza göre üst kimliktir. Sn. Erdoğan’ın Türklüğü alt kimliklerle aynı gibi göstermesi, ırkçılık olarak takdim etmesi, TürkMilliyetçiliğini ayaklarımın altında eziyorum söylemi toplumuzu ayrıştıran, etnik ve alt kimlikler arasında kin ve nefret tohumları saçan söylemlerdir.

“Ben yüzde elliyi zor tutuyorum” söylemi de kin ve nefret içeriklidir ve toplumu ayrıştırmaya ve bölmeye yöneliktir. Alevileri ötekileştirmek, düşmanca yaklaşmak ve söylem geliştirmek, sanırım ülkemizin iç barışına hizmet etmemiştir.

Geçtiğimiz Aralık Ayı içinde, The New York Times’da yer alan Tim Arango imzalı yazıda; “Şu günlerde hiçbir şey, ortak kader ve zafer anlarında bile Türkiye’yi bir araya getirmeye yeterli gözükmüyor. Ne Ankara katliamının yası, ne de Aziz Sancar’ın kazandığı Nobel sevinci” diyor.

Yazar makalesinde; “Erdoğan’ın Türk siyasetine ve Ortadoğu’ya hakim olma hedefinin Türkiye’yi buralara getirdiğini ve hedefin suya düştüğünü” anlatıyor. Yazar ayrıca; “Erdoğan’ı içerideki kutuplaştırmaları yoğunlaştırmak, bunu yaparken de komşu ülkenin iç savaşına el atmakla” suçluyor.

BUNLAR OLMAKSIZIN DEMOKRATİK TOPLUM OLMAZ

Alman Der Spiegel DergisiAnkara’da yaşanan terör saldırısı, mülteci krizi ve Angela Merkel’in Türkiye’yi ziyaretini değerlendirirken, altı tam sayfayı Türkiye’ye ayırdı.

Dergi, daha çok yıkılmakta ve parçalanmakta olan ülkeler için kullanılan;“Eine Zeit Des Zerfalls” (dağılma zamanı) şeklinde başlık kullandı. Bu başlık altındaki yazıda; “10 Ekim saldırısının Türkiye’yi daha da böldüğü, Erdoğan’ın ortamı yatıştırmak yerine, bu saldırıyı yandaşlarındaki nefreti körüklemek için kullandığı” yorumunu yaptı.

AİHM Kararlarında ifade özgürlüğü; demokratik toplumun, toplumsal ilerlemenin ve kişisel gelişimin başlıca koşullarından biri olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle, ifade özgürlüğünün kısıtlanması çok katı kurallara bağlanmıştır.

Anayasamızın 26. Maddesi ve AİHS’de yer aldığı şekliyle ifade özgürlüğü;

-Ulusal güvenlik,

-Toprak bütünlüğünün veya kamu emniyetinin korunması,

-Kamu düzeninin sağlanması,

-Başkalarının şöhret ve haklarının korunması amacıyla da kısıtlanabilir. İfade özgürlüğüne “başkalarının şöhret ve haklarının” korunması amacıyla yasayla öngörülmüş bir müdahalede bulunulmasının en önemli kıstası ise; “demokratik bir toplumda gereklilik” olarak belirlenmiştir.

AİHM’in, demokratik bir toplumda gereklilik testinin, şikayetçinin “mecburi bir toplumsal gerekliliğe” cevap verip vermediğinin, bunun takip edilen meşru amaçla orantılı olup olmadığının ve ulusal mercilerce bu müdahaleyi haklı göstermek için öne sürülen gerekçelerin uygun ve yeterli olup olmadığının belirlenmesini şart koşan yerleşik içtihadı bulunmaktadır.

Kabul edilebilir eleştiri sınırları hususunda ise AİHM; sıradan bir kimse ile karşılaştırıldığında bu sınırların, halka mal olmuş bir kişi olarak hareket eden siyaset adamları için daha geniş olduğunu birçok kez kabul etmiştir. Siyasetçilerin fiil ve davranışları, kaçınılmaz olarak ve bilinçli bir şekilde, gazetecilerin olduğu kadar vatandaşların, hepsinden çok da siyasi rakibinin sıkı bir denetimine tabidir.

AİHS’nin 10. maddesinin 2. fıkrası saklı kalmak koşuluyla ifade özgürlüğü; yalnızca iyi karşılanan ya da zararsız veya önemsiz olduğu düşünülen değil, aynı zamanda kırıcı, hoş karşılanmayan ya da kaygı uyandıran “bilgiler” ya da “düşünceler” için de geçerlidir. Çoğulculuk, hoşgörü ve açık düşünce bunu gerektirir ve bunlar olmaksızın “demokratik bir toplum” olamaz.

AİHM kararlarında yer alan bir diğer önemli kıstas da, olaylara ilişkin açıklamalarla değer yargıları arasındaki farktır. Olguların varlığı ispatlanabilirken, değer yargısının gerçekliği kanıtlanamaz. Davanın konusu olan ifade yeterince somut bir temele dayanmayabilir. Bu durumda bile AİHM, kamuya mal olmuş bir kişi söz konusu olduğunda, bu kişi bilerek ve kaçınılmaz biçimde kamu kontrolüne tabi olacağından, kendisine yöneltilen eleştirilere özellikle daha toleranslı olması gerektiğini ifade etmektedir.

Ayrıca AİHM denetleyici görevini ifa ederken, başvuranın ifade özgürlüğüne yapılan müdahalenin; davanın bütünü, ilgili ifadeler, bu ifadelerin söylendiği ortam ve durumun içinde olan kişilerin özel koşulları ışığında incelenmesi gerektiğini kararlarında yinelemektedir.

AİHM, İlknur BirolTürkiye davasında 44104/98 sayılı kararı ile; zamanın bakanına “Eli Kanlı Faşist” dediği için hapis cezasına mahkum edilen başvuran bakımından AİHS 10. Maddesinin ihlal edildiği kararına varmıştır.

Son olarak AİHM, bir Fransa vatandaşının dönemin Cumhurbaşkanı Sarkozy için açtığı “Defol git, geri zekalı” yazılı pankartı “hiciv”olarak niteledi ve ifade özgülüğü kapsamında saydı.

Yukarda ifade edilen görüşler ve Tekirdağ 4. Asliye Ceza Mahkemesikararı da değerlendirildiğinde; bahse konu yazıda yer alan ifadelerin hakaret değil, siyasi değerlendirme, değer yargısı ve basının toplumu bilgilendirmesi kapsamında değerlendirilmesi gerektiğini söylüyorum.

10 Kasım 2015 tarihinde yayınlanan AB Komisyonu 2015 Türkiye İlerleme Raporu’nda, İfade Özgürlüğü ve Hukukun Üstünlüğübölümlerinde yer alan bu dava ile ilgili başlıklar şu şekildedir;

“*Yargının bağımsızlığı ve güçler ayrılığı konuları zarar görmüş, hakimler ve savcılar yoğun bir siyasi baskıya maruz kalmıştır.

*Cumhurbaşkanı iç ve dış politika alanlarında önemli gelişmeleri yakından takip ederek müdahil olmuş, bu durum Cumhurbaşkanı’nın Anayasa’da belirlenen yetkilerinin aşımı olduğu gerekçesi ile eleştirilmiştir. 7 Haziran 2015 seçimlerinin kampanya döneminde Cumhurbaşkanı’nın oynadığı aktif rol, iktidar partisine destek olarak algılanmıştır.

*Son iki yılda, ifade özgürlüğü ve toplanma özgürlüğü alanında önemli oranda gerileme yaşanmıştır.

*Türkiye; önümüzdeki yıl (2016) gazetecilere yönelik kısıtlamalara karşı adım atılmasını, fiziksel saldırıların ve tehditlerin soruşturulmasını, medya kuruluşlarına yönelik saldırıların engellenmesini, medya ve internette ifade özgürlüğünü kısıtlayan ortamın yaratılmasına yol açan gergin siyasi iklimin yumuşatılmasını sağlamalıdır”  

Efendim; 2010 yılında Tuğamiral rütbesindeyken istifa ederek mesleğimden ayrıldım.  Ayrılmamın nedeni, bugün Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan tarafından da sıkça söylenen ama zamanında"savcısıyım ve arkasındayım" dediği kumpas operasyonlarıydı. Şimdi,“aldatıldım” diyor!

Kumpas; en başta Deniz Kuvvetlerini ve onun subay kaynağını oluşturan Deniz Harp Okulu’nu hedef alan, esas itibarıyla Türk Silahlı Kuvvetlerini itibarsızlaştırmaya, bir bölümünü içeri atarak ve tasfiye ederek, geri kalanını sindirmek maksadıyla yapılan operasyonlar manzumesiydi. Bu operasyonlar yapılmasaydı, teröristlerle pazarlık masasına oturulamaz ve emperyalizm istedi diye Ortadoğu bataklığına balıklama atlanamazdı!

İşte bu operasyonlar sırasında, 2008-2010 tarihleri arasında, Deniz Harp Okulu Komutanı olarak kumpasın tam merkezinde görev yaptım. İstifa ettiğim 2010’dan beri, siyasetle ve gazetecilikle uğraşmaktayım. Bugüne kadar; 65 bin kilometre yol yaparak; Türkiye’de ve Türklerin yoğun yaşadığı yabancı ülkelerde siyaset, güvenlik, denizcilik, tarih, strateji, jeopolitik, “sözde Ermeni soykırımı”Atatürk ve Türk Devrimleri konularında, 320 konferans ve panele konuşmacı olarak katıldım. Konuk olduğum radyo ve televizyon programlarının sayısını hatırlamıyorum. Ayrıca; Eylül 2010’dan itibaren CHP ile başlayan siyasi çalışmalarıma, Kasım 2014’den itibaren Anadolu Partisi kurucusu veGenel Başkan Yardımcısı olarak devam ettim ve Mart 2015’den itibaren bağımsız olarak devam ediyorum.

KIYASIYA VE AĞIR ŞEKİLDE ELEŞTİRDİM

Sonuç olarak ben, siyasetçiyim ve gazeteciyim. Siyasetçi olan Sn. Tayyip Erdoğan’ı, kıyasıya ve ağır şekilde eleştirdim ama asla hakaret etmedim. Sn. Erdoğan mademki sıradan bir yurttaş değil, bu ağır tenkitlerime katlanmak ve hoşgörü göstermek zorundadır.

Eleştiri sözcüğü, elemek kökünden geliyor. Yani düşünceleri eleyerek, her bir açıdan geçerli ve geçersiz olanları sınıflandırmak anlamındadır.

Eski dilde eleştiri yerine tenkit kullanılıyordu. O da, Arapça (nkd) kökünden geliyor. Nkd, dişlemek anlamına gelir. Eski zamanlarda, kullanılan paraları dişleyerek, içlerindeki altın veya gümüş miktarının yerinde olup olmadığını diş izlerine bakarak anlarlardı. Dilimizde “dişedokunmak” deyimi, bir şeyin işe yararlılığını anlatıyor. Tenkit sözcüğü de, bir fikrin dişlenerek işe yararlılığının test edilmesi anlamındadır.

Evet, ben Sn. Tayyip Erdoğan’ın söylemlerini, eylemlerini, iktidar olarak tasarruflarını dişledim, eleştirdim, eledim, tenkit ettim ve hakkındaki değer yargılarımı ifade ettim. Bu benim ülkeme, aileme ve kendime karşı bir sorumluluğum. Köşeme çekilip, keyfime keyif katmasını da bilirdim.

Aydın demek; üniversite bitirmiş, çok okumuş, akademik kariyer kazanmış insan demek değildir. Aydın demek; çevresini ve toplumu aydınlatan, onların farkında olmadıklarını gösteren insan demektir. Aydınlatma işi konuşarak, yani söz söyleyerek, yazarak, sanat eseri üreterek ve örnek olunarak yapılır.

Devletin imkanlarıyla, kafasında tüy bitmemiş yetimin hakkıyla okudum. Bugünlere geldim. Doğru bildiğim yoldan asla şaşmam. Milletime olan bu borcumu; aydın sorumluluğu içinde davranarak, toplumumuzun farkında olmadıklarını bıkmadan, usanmadan yazarak ve anlatarak ödeyeceğim. Takdir, Yüce Türk Milletinindir.

Ben, Mustafa Kemal’in askeriyim. Burada belirttiğim askerlik silahlı birisi olmanın ötesinde olup, onun fikirlerinin ve düşüncelerinin yılmaz takipçisi olduğumun ifadesidir. Evet, ben bu ülkenin vicdanı hür, irfanı hür, bilim egemen kafalı ve eleştirel akla sahip, ülkesini seven ve sevdiğini eylemleriyle ve çalışmalarıyla göstermeye çalışan bir ferdiyim.

Bu sorumluluk içinde; bugün ülkemizi yönetenlerin iyi yönetmediğini veTürkiye’yi felakete doğru sürüklediklerini “testi kırılmadan” söylemeye çalışanlardan sadece birisiyim ve onları en acımasız biçimde eleştiriyorum.  Çünkü bu, ülkeme ve evlatlarıma karşı sorumluluğumdur.

Bugün burada adaleti görmek istiyorum. Siyasetçi ve gazeteci olmam itibarıyla; yazdıklarım hakaret maksatlı olmayıp, bunları düşünce ve eleştiri özgürlüğü çerçevesinde değerlendirmenizi talep ediyor ve beraatımı istiyorum.

 
26 Mayıs 2016 Perşembe 07:24 
Yorum YapYazdır
 
(0 Yorum Yapıldı)Yorumlar
<p>Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.</p>
 
Bu Kategorideki Diğer Haberler
 
Son 24 Saat
Haberler RSS Beslemesi
 
 
Yazarlar
Yazarlar RSS Beslemesi
A. Şefik Mollamehmetoğlu
 
Nihat Genç
 
Attila Aşut
 
Prof. Dr. Orhan Özgür
 
Arslan Bulut
 
Mehmet Polat
 
Türker Ertürk
 
Ahmet Özer
 
Göksu Mollamehmetoğlu
 
Gülcan Özgür
 
Ömer Turan
 
Osman Cudi Yılmaz
 
Ömer Faruk Altuntaş
 
Prof. Dr. Burhan Çuhadaroğlu
 
Prof. Dr. Cavit Boz
 
Prof. Dr. Kemal Üçüncü
 
Hüseyin HAYDAR
 
Zekeriya Saka
 
Mehmet Kuvvet
 
Hasan Güneş
 
Erdal ÖZÇELİK
 
Serpil Satut Denizoğlu
 
Erdal Eksert
 
İnci Güngör
 
Kazım DEMİR
 
Coşkun ERUZ
 
Mehmet Akıncı
 
Ruhi  Türkyılmaz
 
İlyas Gümrükçü
 
Sami KOÇ
 
Ömer Asan
 
Prof. Dr. Örsan Öymen
 
 
 
Gazete Manşetleri
 
Lig Puan Durumu
 
Takımlar
O
G
B
M
P
1
Başakşehir
13
9
4
0
31
2
Beşiktaş
13
8
5
0
29
3
Fenerbahçe
13
7
4
2
25
4
Galatasaray
12
7
2
3
23
5
Bursaspor
12
6
3
3
21
6
Konyaspor
12
4
5
3
17
7
K.D.Ç. Karabük
12
5
2
5
17
8
Antalyaspor
13
4
4
5
16
9
Osmanlıspor FK
12
3
7
2
16
10
Gençlerbirliği
12
3
6
3
15
11
Alanyaspor
12
4
2
6
14
12
Akhisar Bld.
12
3
4
5
13
13
Trabzonspor
12
3
3
6
12
14
Kasımpaşa
12
3
3
6
12
15
Gaziantepspor
12
3
2
7
11
16
Ç. Rizespor
12
2
4
6
10
17
Kayserispor
12
2
3
7
9
18
Adanaspor
12
1
3
8
6
 
Şampiyonlar Ligi
 
UEFA Avrupa Ligi
 
Alt Lig
 
 
Anket
2016 TÜRKİYE AÇISINDAN NASIL GEÇECEK?
ÇOK İYİ
İYİ
BİR ŞEY DEĞİŞMEZ
KÖTÜ
ÇOK KÖTÜ
 
Namaz Vakitleri
 
  • İmsak05:35
  • Güneş07:23
  • Öğlen12:23
  • İkindi14:46
  • Akşam17:01
  • Yatsı18:37
 
Tarihte Bugün
1791 - The Observer'ın (dünyanın ilk pazar günü gazetesi) ilk sayısı yayımlandı.
1859 - Mekteb-i Mülkiye kuruldu.
1881 - Los Angeles Times'ın ilk sayısı yayımlandı.
1897 - Osmanlı Devleti ile Yunanistan arasında barış anlaşması imzalandı.
1918 - ABD başkanı Woodrow Wilson, I. Dünya Savaşı barış görüşmeleri için Versay'a geldi. Başkanlığı sırasında Avrupa'ya gelen ilk ABD başkanı oldu.
1920 - Ankara'da maaşlarını alamayan öğretmenler ilk kez grev yaptı.
1927 - Cumhuriyet döneminin ilk kâğıt paraları tedavüle çıkarıldı.
1929 - Türk parasının değerini yükseltmek için alınacak önlemlerle her yerde yerli malı kullanılmasını hedefleyen bir kararname yayımlandı.
1933 - Eskişehir Şeker Fabrikası kuruldu.
1943 - İnönü-Churchill-Roosevelt arasında Kahire Konferansı yapıldı.
1945 - ABD Senatosu 65'e karşı 7 oyla BM'e katılma kararı aldı. (BM, 24 Ekim 1945'de kuruldu).
1945 - İstanbul'da komünizm karşıtı gösteride, Tan, La Turquie, Yeni Dünya matbaaları, Berrak ve ABC kitapevleri tahrip edildi.
1945 - Tan Olayı gerçekleşti. Tan gazetesi milliyetçi kesim tarafından saldırıya uğradı ve yağmalandı. Olaydan sonra gazete yayın hayatına son verdi.
1955 - Türkiye'de ilk elektrikli tren, İstanbul'da Sirkeci-Halkalı arasında çalışmaya başladı.
1961 - İngiltere'de doğum kontrol hapları serbestçe satışa çıkarıldı.
1980 - Rock grubu Led Zeppelin dağıldıklarını açıkladı.
1981 - ABD başkanı Ronald Reagan CIA'nın ülkedeki casusluk faaliyetlerine izin vererek örgütün yetkilerini genişletti.
1981 - Danışma Meclisi Başkanı Sadi Irmak "Askerler kışlaya dönmenin hasreti içinde" dedi.
2000 - Yatağan Termik Santrali'nde üretim durduruldu. Santral filtresiz çalıştırıldığı için Yatağan halkını zehirliyordu.
2002 - BM Güvenlik Konseyi Irak'ın "gıda karşılığı petrol" programını altı ay uzatma kararı aldı.
2009 - Hükümet kararnamesi ile Türkiye'ın İlaç fiyatları inecek. Orijinal ilaçlarda %40, jeneriklerde %20, KKİ nedeniyle %13 oranında inecek. Pazar payına göre ortalaması %50 civarı.
 
Arşiv
 
Süper Loto
01.12.2016 Tarihli Çekiliş Sonucu101823343650
 
On Numara
28.11.2016 Tarihli Çekiliş Sonucu03091114253336374045474851535459616465727880
 
Sayısal Loto
03.12.2016 Tarihli Çekiliş Sonucu242636434446
 
Şans Topu
30.11.2016 Tarihli Çekiliş Sonucu041011162601
 
 
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Teknoloji

Yukarı Çık