Trabzonspor Başkanı Mali Kongre'de ne dedi?

Ana Sayfa » Siyaset » CHP'li Haluk Pekşen, Odatv'nin sorularını yanıtladı

CHP'li Haluk Pekşen, Odatv'nin sorularını yanıtladı

CHP Trabzon Milletvekili Haluk Pekşen, Odatv'den Nurzen Amuran'ın sorularını yanıtladı.

 
3 Temmuz 2016 Pazar 18:46 
Yorum YapYazdır
 
 
CHP'li Haluk Pekşen, Odatv'nin sorularını yanıtladı

Nurzen Amuran: Sayın Pekşen, her alanda, güvenlik önemlidir. "Ekonominin güvenliğini yok eden unsurlardan biri, kara para ve yolsuzluklardır. " Bu hafta sizinleReza Zarrab olayına değineceğiz. Ancak İstanbul’da hafta içinde İŞİD terör örgütünün vahşetini bir kez daha yaşadık. Terör öncelikli sorunlarımızdan biri. Artık tüm ülkeler için küresel sorun haline geldi. Önce terörün bugün geldiği sürece değinelim daha sonra Reza Zarrab olayını değerlendirelim:

Haluk Pekşen: Ağustos 2015’te Odatv olarak benimle yaptığınız söyleşide, terörün ne boyutlara gelebileceğini,  terörün nereden kaynaklandığını söyledim. Türkiye’nin bugün içerisine sürüklenmiş olduğu terör batağı yalnızca birkaç tane eli kanlı katil terör örgütünün eseri değildir. Aylardır, yıllardır söylüyoruz; Türkiye’nin takip etmiş olduğu dış politika, Ortadoğu’da oynanmakta olan yeni bir dünya savaşının bir parçasıdır. Bu savaş ekonomik temelli; Ortadoğu enerji kaynaklarının paylaşımı temelli. Buna figüran olan çok sayıda terör örgütü var. Bunların ne zaman kimden yana tavır alacaklarını kestirmek mümkün değil. Kim bunları besliyorsa, onların adına terör eylemi yapıyorlar; ama sonra besleyenler değişiyor; bunlara uzanan kukla oynatıcıları değişince, başka yerlere de saldırıyorlar. Türkiye ne yazık ki bu Ortadoğu platosunda devam eden bu alçak saldırının içerisindeki en önemli figüranlardan birisi haline geldi. Türkiye’yi figüran haline getirende bugünkü iktidardaki siyasal yapıdır. Kısacası Türkiye terör bataklığına devletin ele geçirilmiş siyasi kadrolarınca sokulmuştur. Elbette Türkiye bir gün bunun hesabını da mutlaka soracaktır.

TÜRKİYE REZA ZARRAB VE EKİBİNİ YARGILAMAYARAK BÜYÜK BİR RİSK ALDI VE HUKUKSUZLUĞA İMZA ATTI

Bir hukukçu olarak Reza Zarrab soruşturmasıyla en fazla ilgilenen siyasetçilerden birisiniz. Bu davanın birkaç yönü var: ABD’yi ilgilendiren, bizi ilgilendiren ve iddialara göre uluslararası terörün desteklenmesi boyutu gündeme geliyor. Dolandırıcılık kara para aklama suçlarında işbirliği yaptığı iddia edilen kurumlar ve kişiler savcılık dosyasında yer alıyor. Bu kurumlarda en çok bazı bankaların adı geçiyor ve işbirliği iddiasında olunan siyasetçilerin kamu görevlilerinin adı geçiyor. Bu yanını sizinle konuşmak istiyoruz. Ancak önce ABD’nin hukuk yapısına kısaca değinmekte yarar var. Bu yapı içinde Reza Zarrab davası nasıl bir dava?

Demokratik, çağdaş toplumların en önemli değerlerinden birisi hukukun evrensel ilke ve esaslarının toplumsal düzeni yönetmesidir. Dünya devletleri, yüzyıllar boyunca yaptığı savaşlar, anlaşmazlıklar ve çekişmeler neticesinde, barışı ve huzuru getirmek, ortak paydalarda bir arada yaşayabilmek için temel noktalarda anlaşarak uluslararası sözleşmelerle de bunu neticelendirerek bir evrensel hukuk düzeni ve değerler sistemi oluşturmaya çalışmışlardır. Ülkemizde gerek anayasa gerekse imza attığı uluslararası sözleşmelerle evrensel hukuk kurallarını uygulama taahhüdü içerisindedir. Sorun başka bir ülkenin hukuk sisteminin daha iyi olması değildir, sorun bu hukuk kurallarının herkese eşit bir şekilde, tarafsız olarak adaletli bir şekilde uygulanmasıdır.

Zarrab davasında savcı 91 kişinin isim listesini dosyaya sunmuş. Bu durum çok geniş kapsamlı sonuçlar doğurabilir. Bir yandan bürokrasi diğer yandan siyasileri de kapsayan geniş çaplı hukuksal sonuçlar oluşabilir. Bir yanda tutuklama diğer yanda maddi el koyma tedbirleri alınabilir. Nitekim ABD ile yapılan Ceza Hukukuna ilişkin uluslararası anlaşmalar Türkiye'nin taahhütlerinden, sorumluluğunu gerektirir. Dava dosyasında bizim bilmediğimiz neler var? Bunların ne gibi sonuçları olacak? Bütün bunlar endişe verici. Reza Zarrab ve ekibini Türkiye yargılamayarak büyük bir risk aldı ve hukuksuzluğa imza attı. Türkiye yargılasaydı ABD de mükerrer yargılama asla söz konusu olamazdı. Ayrıca duruşmanın 3 ay sonraya ertelenmesi Ceza yargılamasında rastlanılan bir usul değildir. Zarrab yargılaması ipotek altında hukuki süreç gibi ortaya çıkmıştır. Zarrab üzerinden gelişen olayları hukuki süreç ve ceza yargılaması olarak sınırlandırmak son derece büyük bir saflık olur. Bu yargılama her şeyi ile uluslararası siyasi sonuçları amaçlayan yargılamadır. Türkiye bu süreci siyasal baskılardan kurtularak atlatmaya çalışabilir. AKP ile Türkiye egemenlik haklarına yönelik tehdidi ortadan kaldıramaz. Türkiye artık uluslararası baskı iddialarının tehdidi altındadır. Bu büyük bir Egemenlik sorunudur.

 

ABD’deki Zarrab soruşturmalarının sizin de kısmen değindiğiniz gibi “Devletimizin itibarını ne derece zedeleyeceği ve devlet kurumlarını ne derece ilgilendireceği şimdiden araştırılmalıdır” deniliyor... Ayrıca 17-25 Aralık soruşturmalarının yeniden açılması için Reza Zarrab davasına mı ihtiyaç var?

Zarrab davasının hukuki sonuçlarının yanı sıra ülkemizde neden olacağı siyasi sonuçlar daha önemlidir. Şimdiden birçok siyasi baskı ile Türkiye sıkıştırılmaktadır. Bunun yanı sıra özellikle kamu bankalarımızın kara para aklama trafiği içinde olduğunun uluslararası kabulü, Türk finans sistemini ve uluslararası saygınlığımızı ciddi bir şekilde zora sokacaktır. Ayrıca, 17-25 Aralık dosyasının tekrar soruşturulması için Reza Zarrab davasına ihtiyacımız yoktur. Hukukun üstünlüğü ile hareket edecek, tarafsız, korkusuz cesur bir savcıya ihtiyacımız vardır sadece.

Yargılama yapılmış olsaydı sonuçlar değişir miydi?

17-25 Aralık yargılanmaları yapılmış olsaydı, bugün ABD’de Reza Zarrab’la ilgili bir dava ve onun yanında adı geçen 91 kişi ile ilgili bir davanın görülmesi söz konusu olamazdı. Çünkü ABD ile Türkiye arasında yapılmış olan hukuki yardımlaşma anlaşması gereğince bir ülkede ancak yargılama devam eden bir konu veya bir ülke de yargılama konusu olmuş olan bir husustan dolayı ikinci bir ülkede mükerrer bir yargılama yapılamaz. Doğal olarak Türkiye’de Reza Zarrab konusu, 17-25 Aralık soruşturması devam etmiş olsaydı bugün ABD’de Türkiye’yi baskı altına alabilecek, Türkiye’ye dayatmalarda bulunabilecek bir yargılama söz konusu olamazdı. Onun için burada 17-25 Aralık’ı örtbas ettiğini zannedenler kendilerinin geleceklerini de daha büyük risk altına almışlardır. Bu soruşturma Türkiye’nin bekası için önemli. Çok da sıkıntılı bir süreç geçirdiğini görüyorum. Gelecekte nasıl bir şekil alacağı da şimdiden kestirilemeyen bir durum. Çünkü iddialara bakıldığında her gün genişleyen, iddia muhataplarının da sayısının arttığı bir durum görüyoruz; Türkiye için siyasi ve hukuki sonuçlarının yanı sıra ekonomik sonuçların da ortaya çıkacağı bir sürece girildiği açık.

TÜRKİYE HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜNDE, ÇİN TANZANYA ZAMBİYA GİBİ ÜLKELERİN GERİSİNDE GÖZÜKÜYOR

Avrupa Konseyi İzleme Komitesi’nin hazırladığı son raporda: “Her şeyin 17-25 Aralık 2013’te dört bakan ile ilgili yolsuzluk dosyalarının açığa çıkmasıyla başladı”denilerek Hukukun üstünlüğünün “erozyona uğradığı” belirtildi. Raporda tabii bizim katılmadığımız  başka gerekçeler de sıralanmış. Bize dönersek halkımız gerçekleri tam öğrenemediği için mi yeterince duyarlı değil, yoksa alıştırıldığı için mi, ne dersiniz?

Avrupa Konseyi Başkanı ve Avrupa Komisyonu Başkanının Cumhurbaşkanı Erdoğan ile mülteci pazarlığı yaparken, Türkiye Raporunu seçim sonrasına ötelediklerini, Raporun olumlu ifadelerle çıkması için anlaştıklarını unutmadık. Türkiye’de hukukun üstünlüğünün erozyonunda Avrupa’nın demokrasi, insan hakları, barış ve refah idealleriyle örtüşmeyen iki yüzlü tutumunun etkisi de mevcuttur. Hukukun üstünlüğü, yolsuzluk kavramlarının uluslararası karşılaştırıldığı endekslerde, Türkiye’nin durumu çok vahimdir. 2015 Dünya Hukukun Üstünlüğü Küresel Endeksinde Türkiye, geçen yıla oranla inanılmaz bir düşüş göstererek; 59. sıradan 21 sıra gerileyerek 102 ülke içinde 80'inci sırada yer aldı. Türkiye hukukun üstünlüğünde, Çin, Tanzanya, Zambiya gibi ülkelerin gerisinde gözüküyor. Uluslararası Şeffaflık Örgütü'nün (Transparency International) 2015 yılına yönelik Yolsuzluk Algı Endeksi'nde Türkiye Avrupa bölgesinde en çok gerileyen ülkeler arasındadır. 168 ülkeyi kapsayan Yolsuzluk Algı Endeksinde Türkiye 2013 yılında 53, 2014 yılında 62. sıraya gerilerken, 2015 yılında 66. sıraya gerilemiştir. Türkiye’de siyasal yolsuzlukların en çok gözlemlendiği alanlar; KİT’ler, kredi ve teşvikler, kamu ihaleleri, kent planlama/imar işleridir. Şimdi Uluslararası Şeffaflık Derneği, “Türkiye’de Yolsuzluk: Neden, Nasıl ve Nerede?”başlıklı kamuoyu araştırması yapıyor. Bu araştırmanın sonuçlarına göre, Türkiye’nin tüm bölgelerinde, katılımcıların yüzde 67’si, son 2 yıl içerisinde yolsuzluğun arttığını, yüzde 54’ü ise önümüzdeki 2 yıl içerisinde ise yolsuzluğun artacağını düşünüyor. Katılımcıların yüzde 55’i mevcut hükümetin yolsuzlukla mücadeledeki çabalarını etkisiz buluyor. Yolsuzluğun en yaygın olduğu düşünülen kurumlar arasında yerel yönetimler/belediyeler ve siyasi partiler ilk sıralarda yer alıyor. Bu araştırma sonuçları da gösteriyor ki Türkiye’de halkımız yolsuzluk ve kara para aklama gibi sorunların farkında en çok da yöneticilerin bu işlere bulaştığının bilincinde. Ancak halkımız yolsuzluk ve kara para aklama gibi sorunların ülkelerin refahını yok ettiği ve kalkınmasını engellediği gerçeği ile kuvvetli bağın olduğunun bilincinde değil. “Çaldıysa da hizmet de yapıyor” diye düşünebiliyor. Aslında çalınanın kendi refahı olduğu bağını kurmuyor.

Geçen hafta konuğumuz olan Anayasa Mahkemesi eski Başkanvekili Güven Dinçer, Reza Zarrab olayında iki aşamalı bir çalışma yapılması gerektiğini söylemişti: “Olaya adı karışan yurttaşlarımız politikacılarımız ve kamu görevlilerimiz soruşturulmalıdır. Daha önce ülkemizde bu konuda açılan soruşturmayı örten adalet görevlileri hakkında görevlerini kötüye kullanmaktan ayrı bir soruşturma açılmalıdır. ” Siz neler diyeceksiniz?

Türkiye’de Cemaat-AKP işbirliği içindeyken hukukun üstünlüğünü ortadan kaldıran, yargıyı bağımlı, adaleti taraflı haline getiren, ülkeyi çöküşe sürükleyen her türlü olayın, iftiranın, usulsüzlüklerin, hukuksuz eylemlerin, yolsuzlukların, Anayasa ve yasaları hiçe sayan her türlü yaklaşımın bizzat planlayıcıları, hazırlayıcıları, uygulayıcıları, şakşakcıları ve göz yumanların hepsinin bugün tarafsız bir yargı önünde yargılanmaları ve hesap vermeleri gerekmektedir. Bugün Cemaat ile kavga eden AKP’nin yine hukuku hiçe sayan yaklaşım ve davranışları ülkeyi iyice çöküşe sürüklemektedir. Bir ülkenin varlığının temellerinden birisi de hukukun üstünlüğü kavramıdır. Hukukun üstünlüğünün olmadığı bir ülkede hak ve adalet aramak mümkün değildir. Olay sadece bir örtbas yönetimidir. Nedense davalar açılmadan bir gün önce, şüphelilerin, sanıkların hepsi yurt dışına kaçıyor. Demek ki aslında AKP bir adalet arayışında değil, sadece örtbas telaşındadır.

KARAPARA OLDUĞU SAPTANAN ÇEŞİTLİ VAKIF VE DERNEKLERE YAPILAN BAĞIŞLARA EL KONULABİLİNİR

İddia edilen suçlardan bizi ilgilendiren bir diğeri kara para aklama suçu. Eğer iddia kesinleşirse, karaparayı aklarken gözardı edilmesi için kullanılan yöntemlerden biri de rüşvet niteliğindeki bağış. O zaman gelirin kara para olduğu saptanırsa, çeşitli vakıf ve derneklere yapıldığı söylenen bağışlar için ne yapılması zorunludur? Kara para aklama mücadelesi için yapılan Uluslararası sözleşmelerde imzası olan bir ülkeyiz.

Ülkemizin de tarafı olduğu “Suç Gelirlerinin Aklanması, Araştırılması, El Konulması, Müsaderesi ve terörizmin Finansmanına İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”, toplumun korunması amacına yönelik ortak bir ceza politikası izlenmesi ihtiyacını dikkate alarak, ülkeler arasında sıkı bir işbirliği ile uluslararası düzeyde modern ve etkin yöntemlerin kullanılması gerektiğini vurgular. Bu Sözleşme açık bir şekilde suç araçları ile gelirlerinin veya bu gelirlere eşdeğer malların ve aklanan malvarlığının, mala ilişkin her türlü muamelenin, devrinin, tasarrufunun önlenmesi için dondurma, el koyma, müsadere etme gibi yöntemlerin uygulanabileceğini ve bu konularda işbirliğinin zorunlu olduğunu hükme bağlar. Dolayısıyla kara para olduğu saptanan çeşitli vakıf ve derneklere yapılan bağışlara el konulabilinir. Üstelik kara para trafiğinde rol aldığı tespit edildiğinde bunun bir de cezai müeyyidesi olacaktır.

Kara para aklama iddialarında, işbirliğinde bulunduğu iddia edilen kurumlar var. Bazı bankaların adı geçiyor. ABD yargısı bu suçun işlendiğine karar verirse bankacılık sektörü nasıl etkilenir sonuçları ne olur?

ABD yargısının açık kanıtlarla, uluslararası kara para aklama trafiği içinde Türk bankalarının olduğuna, yardımcı olduğuna dair bir karar verirse Türk bankacılık sektöründe çok ciddi bir saygınlık ve prestij kaybı yaşanacağı gibi, kredi risk derecelendirmesinden, ülkemizin ekonomik derecelendirme notuna kadar birçok alanda önemli gerilemeler yaşanacaktır. Ülke ekonomisinin kalkınmasındaki itici güçlerden birisi tasarruf olanakları ve uygun fiyatlı kredi bulmasıdır. Bankacılık sistemi üzerinde olumsuz etki uyandıracak, böylesi bir uluslararası dava, yatırım faaliyetlerini azaltacağı gibi, çok daha pahalı olarak gerçekleşmesine de neden olacaktır.

Zarrab davası size göre nasıl sonuçlanır bir tahminde bulunabilir misiniz? Sonuçta suçu kabullenip ceza pazarlığına girilip Türkiye’de kimlerle işbirliği yaptığı ortaya çıkarsa hukuki ve siyasi nasıl bir ağır yükün altında kalırız?

Bankacılıkta bir deyim vardır: “Yazı gelirse bankalar kazanır, tura gelirse banka müşterileri kaybeder”. Bu da öyle bir durumdur. Zarrab davasında koşullar nasıl gelişirse gelişsin, her halükarda Türkiye kaybedecektir. Zarrab davasında iki temel kulvar sonuçları gelişecek: Bunlardan bir tanesi siyasi sonuçlar, bir diğeri de hukuki sonuçlar. Belki hukuki sonuçlar siyasi sonuçların yanında ciddiye bile alınabilir nitelikte olmayacak. Nitekim Zarrab’la ilgili süreç içerisine karışmış, adı geçenlerin mal varlıklarına el konulması, onların cezai müeyyideye çarptırılmaları, hapse atılmaları olasılıklar içerisinde güçlü senaryolar. Ama burada asıl önemli olan siyasi sonuçlardır: Zarrab davası ile birlikte Türkiye’ye yönelik olarak çok ciddi ağır iddialar söz konusudur. Bunlar Türkiye’nin kara para aklama, Türkiye’nin uluslararası bankacılık mevzuatını görmezden gelme, uluslararası mevzuata karşı suçlar, Türkiye’nin terör örgütleriyle yardım ve yataklık gibi Birleşmiş Milletler Sözleşmesini ihlal etmek, Avrupa’nın yolsuzlukla mücadele suç sözleşmeleri gibi çeşitli sözleşmeleri ihlal etmek gibi iddialarla karşılaşacağını görüyoruz. Bunların karşılığında Türkiye’nin önüne siyasi birtakım baskılar konulacağı çok açık; İsrail’le yapılmış olan barış antlaşması, NATO ile İsrail’in işbirliğine karşı Türk vetosunun kaldırılması gibi konular, Türkiye’nin bunlara itiraz etmemesi, anlaşılan o ki Türkiye’nin önüne konulacak ağır müeyyidelerden birkaçıdır. Yine Yunanlılar tarafından Ege Denizi’nde adaların işgal edilmesi, Türkiye’nin egemenlik alanının daraltılması gibi son derece ağır saldırılara rağmen hükümetin sessiz kalması da Zarrab davasıyla ileriye sürülebilecek konular arasında sayılabilir.

YARGIÇ BİRİNDEN YANAYSA YANDAŞSA ZATEN YARGIÇ DEĞİLDİR ONUN MEMURUDUR, MİLİTANIDIR

Biraz da Ülkemizdeki güncel siyasete bakalım. Yargıtay ve Danıştay üyelerinin nasıl seçilecekleri Anayasa’da belirlendiğine göre Anayasada yer alan hükümlerin yasayla değiştirilmesi mümkün olmadığı halde, Yüksek Yargıyla ilgili kanun tasarısı Meclis’e getirildi ve yakında Cumhurbaşkanı’nın imzasıyla Resmi Gazete de yayınlandıktan sonra kesinleşerek uygulanmaya başlanacak. . Siyasi İktidar böyleYasa’nın anayasaya aykırı olduğunu bilmiyor mu? Parti bünyesinde deneyimli hukukçuları var. O zaman şu anlama mı geliyor? Zaten bu Anayasayı değiştireceğiz. Anayasa’ya aykırılığın gerekçesi sizce bu mudur?

Ülkeler bir kez hukuk devleti çizgisinden çıkıp, partinin uyguladığı ideolojilere teslim olmaya başlayınca ülkeleri yeniden hukuk devleti zeminine oturtmak için çok ciddi, eskisinden çok daha büyük bir yol kat etmek gerekiyor.  Türkiye 2007 yılında kadar Avrupa’da giderek etkisini artırmaya çalışan dünyanın saygın bir ülkesi olma yolunda çok büyük adımlar atmıştı. Ama 2007 yılının sonrasında AKP Türkiye Cumhuriyeti tarihinden bugüne kadar takip edilen bütün politikaları bir kenara bırakıp, kendi parti devleti ideolojisi ile uygar dünyanın ideolojisi ile çelişen bir ideolojiyi takip etmeye başladı. Doğal olarak o ideoloji için öngördükleri bütün adımları korkusuzca attılar. Bu adımları atarken de anayasal düzen, hukuk devleti, uluslararası sözleşmeler vb. bunların hiçbirisinin hiçbir önemi yoktu. Önemli olan sayısal çoğunluklarının yeterli olup olmadığıydı. Nitekim sayısal çoğunlukları yeterli olduğunda hukuk devletini tümden sarsacak, Türkiye’nin dünyadaki saygın itibarını bile ortadan kaldırabilecek her ne varsa bunları yapmakta tereddüt göstermediler. İşte bunlar yapılmaya başlanınca Türkiye bir anda kendisini partinin ideolojisi ile ortak olan bir kulvarda buldu. Partinin ideolojisinin gerektirdiği siyasi yandaşlarla, ulusal ve uluslararası yandaşlarla yürümeye başladı. Bu uluslararası normlarla örtüşmediği süreçte de büyük çatışmalar, büyük tartışmalar yaşanmaya başladı. Nitekim Mısır’da başlayan Müslüman Kardeşler ve onlara destek veren AKP iktidarının Türkiye’yi Ortadoğu’da çok ciddi bir kırılma sürecine soktuğunu; Türkiye’nin Ortadoğu’daki etkin uluslararası ve siyasi nüfuzunu parçaladığını da gördük. Böyle olunca Türkiye anayasal düzeninden, çağdaş uygarlık, insan hakları evrensel sözleşmeleri gibi birçok hukuki taahhüdünü yerine getirmekten bir anda uzaklaşmaya başladı. Bunların sonuçları Türkiye’de anayasaya karşı suçlar, anayasanın ihlali ve hukuk devletinin sarsılması şeklinde zaman içerisinde giderek artan şiddetlerde kendisini göstermeye başladı. Bu düzen, bir anda partinin içerisinde iktidar paylaşımını taşıyan ve geçmişte de bildiğimiz çok ciddi bir Cemaat ve partili tartışmasını da beraberinde getirdi. Cemaat ve partili tartışması, Türkiye’yi bugün ne yazık ki bu anayasa ihlalleriyle birlikte, bir şekilde devlet düzenini ortadan kaldırmaya yönelik hukuk dışı yöntemlere kadar taşıdı. Bugün, özellikle 2007 sonrasında gelinen süreç içerisinde, AKP’nin parti devletine ilişkin ideolojisi ve o parti devleti ideoloji içerisinde parti içi çatışmalarının ve partiyi ele geçirme egolarının Türkiye’yi sürüklemiş olduğu maceracı, tehlikeli kulvardan geçiliyor. Bugünde yapılmak istenen, geçmişte yüksek yargı içerisinde taraf olma yönündeki çalışmaların biraz daha kendilerine homojen bir yapı oluşturacak şekilde, parti güdümünde doğrudan Cemaat'i dışlayarak partinin kontrolünün ele geçirilmesi çabasıdır. Dünyanın bütün uygar hukuk sistemlerinde, bütün uluslararası hukuk sözleşmelerinde yani Bangalor Yargı Etiği İlkelerinde, yine yargı sisteminin ve hakimlerin bağımsızlığı ile ilgili Venedik Kriterlerinde, Birleşmiş Milletler Havana Sözleşmesinde yargıçların öznel durumlarını tanımlayan çok ciddi disiplinler getirilmiştir. Uluslararası bu kriterlere bakıldığında yargıcın, birinin yanında olması, birinden yana olması veya yandaş olması söz konusu olmaz. Yargıç, birinden yanaysa, yandaşsa zaten yargıç değildir; onun memurudur, militanıdır. Doğal olarak Türkiye ne yazık ki birilerinin yanında blok oy veren, blok oy kullanan, birilerinden talimatla oy kullanan yargıçları şu an da tartışır haldedir.  Buradan yapılacak olan değişikliklerle tartışmalar sona ermeyecektir. Bu tartışmalar kalan Yargıtay üyeleri ve Danıştay üyeleri üzerindeki şaibeyi artıracaktır. Çünkü görevde kalan Danıştay ve Yargıtay üyelerinin, yüksek mahkeme üyelerinin hükümetin emrinde olduklarını, tıpkı Danıştay Başkanının sergilediği pozisyonla örtüşür bir hale geldiklerini düşündürecektir.

DÜNYANIN HİÇBİR YERİNDE BÖYLE YARGICI DANIŞTAY BAŞKANI OLARAK O GÖREVE OTURTTURAMAZLAR

Danıştay Başkanı ile ilgili söylenebilecek çok fazla bir şey yok; dünyanın hiçbir yerinde böyle yargıcı Danıştay Başkanı olarak o göreve oturtturamazlar. Siyasi tarihimizde Danıştay Başkanı bir örnek olacaktır: Bir Danıştay Başkanının nasıl olmaması gerektiği yönünde bir örnektir. Onun için Danıştay Başkanı rol modeldir: 'Bir Danıştay Başkanı nasıl olmamalıdır'ın rol modelidir.

Tasarı TBMM’de kabul edildi. CHP’nin Anayasa Mahkemesi’ne başvurduğunu duyduk. Anayasa Mahkemesi ”yürütmeyi durdurma” kararı vermezse geçen sürede yeni baştan yargıçlar seçilecek kurumlar oluşacak. Birkaç gün de olsa yüksek yargı çalışamayacak. Şimdiden Yüksek Yargıçların çalışma heyecanı azaldı. Yüksek yargının birkaç günde olsa iş yapamamasının sonuçları ne olabilir?

Yüksek yargının iş yapamamasından öte, iş yapamadığı algısı aslında bir ülke için adaletin çökmesine yeterli bir algıdır. Bir ülkede adaletin çökmesi değil, adaletin çöktüğüne ilişkin bir algının toplumda yerleşmesi, o ülkenin insanlarını bir arada tutan en önemli paydanın kırılması demektir. Nitekim Yargıtay Başkanının “Türkiye’de yargıya güven %30’lara inmiştir” tümcesi esasen kendisinin de ne denli yetkin olmadığını, ne denli adil olmadığını ortaya koyan bir ikrarın ifadesinden başka bir şey değildir. O halde yapılması gereken, mevcut bulunduğu, elinde tuttuğu koltuğu korumak değildir. Bununla ilgili toplumun hassasiyetlerini Yargıtay ve yüksek mahkeme üzerinden çekecek çalışmalara hız vermektir. Elbette siyasete Yargıtay Başkanının boyun eğmesini sağlayacak hiçbir baskı unsuru söz konusu olamaz. Bu Yargıtay Başkanının kendi kişisel zafiyetinden başka bir şey değildir. Bir Yargıtay Başkanı Türkiye’de herkese örnek olabilecek en erdemli, en onurlu, en dik duruşu ve en güven verici duruşu sergilemek zorundadır. Çünkü Yargıtay Başkanı bu ülkede adaletin en önemli statüsüdür. O statüyü ele geçirmek değil, o statüye layık olmak gerekiyor. Yargıtay Başkanının statüsünün toplumda niçin tartışıldığı buradan da kolaylıkla anlaşılabilir.

DÜNYADA ÇÖKTÜĞÜ ZANNEDİLEN SOYALİZMİN İŞLEV DEĞİŞTİRMESİNDE BİR SONRAKİ AŞAMAYA GEÇMESİNDE SIKINTI YAŞANIYOR

Biraz da CHP’den konuşalım. Dünyada bir değişim ihtiyacı var. İtalya’daki yerel seçimlerde, yıllardır İtalyan siyasetine hâkim olan yolsuzluğa karşı mücadelesiyle tanınan Beş Yıldız Hareketi başarılı çıktı. Sözgelimi Roma’nın ilk kadın belediye başkanı seçilen hareketin temsilcisi Virginia Raggi, “Tüm Romalıların belediye başkanı olacağım. 20 yıllık kötü yönetimin ardından belediye kurumlarına eşitlik ve şeffaflığı tekrar getireceğim” dedi. Siz CHP’de nasıl bir değişim trendi yakalamayı düşünüyorsunuz?

Aslında bu soru bir tez konusu. Cumhuriyet Halk Partisi, bilinen ve bugünkü sürdürülen işlevinden çok daha farklı daha etkin, daha belirleyici bir işleve sahiptir. Cumhuriyet Halk Partisi üçüncü dünyanın lideri olarak, 20. yüzyılda dünya siyasetine kattıklarına bakıldığında gerçekten hakkında binlerce makale, binlerce kitap yazılabilecek kadar büyük bir eser ortaya koymuştur. Dünyanın çok saygın bir siyasal sürecinde, bir ulus devletin inşa sürecinde Cumhuriyet Halk Partisi tarihi bir misyon üstlenmiştir. Cumhuriyet Halk Partisi ile birlikte Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu; biliyorsunuz Ulu Önder Atatürk, ” benim iki büyük eserim var” derken, bir eserinin Türkiye Cumhuriyeti olduğunu söylerken, diğerinin Cumhuriyet Halk Partisi olduğunu söylüyor. Bunun gerçekten de iyi analiz edilmesi gerekir. Cumhuriyet Halk Partisi bugün dünyanın birçok ülkesinin kuruluşunda, kurtuluş mücadelesinde örnek aldığı, rol model belirlediği siyasi bir vizyonun adıdır. Nitekim Cumhuriyet Halk Partisi dünya siyasetinde, özellikle 12 Eylül sonrasında kaybettiği kulvarla birlikte, dünya siyaseti de büyük bir öndersizlik sorunu yaşamaktadır. Cumhuriyet Halk Partisi’nin örnek alındığı yıllara bakıldığında; dünyanın birçok ülkesi özellikle Yakın Doğu, Orta Asya, Kuzey Afrika, Asya ve Avrupa’nın bazı ülkelerinin örnek aldıkları Cumhuriyet Halk Partisi’nin siyasi seyri ortadan kalkmaya başlayınca o ülkelerde de çok ciddi tereddütler yaşanmıştır. Dünya da ulus devlet inşasında en önemli büyük başarı Cumhuriyet Halk Partisi’nindir. Gerçekten bir ulus devlet ancak bu kadar ideal anlamda hazırlanabilir. Nitekim bunu bir örnekle anlatmak gerekirse, bugün insanlara sorsanız, bir tarafta Kuzey Kore, öbür tarafta Güney Kore; aynı kökenden gelen insanlar, aynı coğrafyanın insanları, aynı sülalelerden, belki aynı kan bağından geliyorlar, belki akrabalar. Ama ikiye bölünmüş; bugün Güney Kore’de ya da Kuzey Kore’de yaşayan insanlara sorsanız, nerede yaşamak isterseniz diye, sorunun cevabı yine belli; orada ortaya çıkacak sonuç Güney Kore’dir. Güney Kore ile Kuzey Kore arasındaki fark Cumhuriyet Halk Partisi’nin başarısı ile Cumhuriyet Halk Partisi’ni takip etmeyen dünyadaki ideolojilerin başarısızlığı arasındaki fark gibidir. Cumhuriyet Halk Partisi bu anlamda çok büyük öneme sahiptir. Ama ne yazık ki günümüzde Cumhuriyet Halk Partisi bu tarihi işlevinden, lokomotif olma fonksiyonundan, dünyada uzlaşmacı, uzlaştırmacı, evrensel değerlere söz söyleyebilecek, dünyanın geleceğine iddia koyabilecek, 21. yüzyılın tarihini, geleceğin tarihini yazabilecek iddialardan ne yazık ki uzaktır. Maalesef CHP’de büyük başarılar sağlanamadığı sürece, bu tür sıkıntılar günbegün yaşanacaktır. Bu sıkıntıların temeli bireysel egolarla siyaset yapma güdüsüdür. CHP, bireysel egolarla siyaset yapılacak en son yerdir. CHP takım olarak, bir ekip çalışmasıyla, bir proje üzerinden ve mutlak belli bir ideoloji üzerinden siyaset yapmak zorundadır. CHP duruma göre, hava koşullarına göre, günün koşullarına göre, renklere göre adaptasyon sağlayan bir parti değildir ve bunlara göre siyaset yapmaz. CHP tarihsel misyonu ile örtüşen siyasal ideoloji ile şekillenen ve o ideolojinin amaçlarıyla örtüşen bir siyasi çizginin partisidir. Bunu şu anki yapısı ile gerçekleştirmesi mümkün değildir. Cumhuriyet Halk Partisi evrensel değerlerle, bilimle, bilimsellikle, sanatla, siyasetle, medya ile iç içe, sivil toplum ile, sermaye ile, üreten, tüketen toplumun her kesimi ile emekle hepsini bir araya getirebilecek büyük bir uzlaşma ideolojisini tekrar Türkiye’nin temel siyaseti olarak başarabilir. Dünyanın her yerinde hızlı bir şekilde sol ve sosyal demokrat rüzgârlara kısmen rastlıyoruz. Ama asıl önemli olan şey, 20. yüzyılın sonunda Sovyetler Birliği’nin dağılması ile birlikte dünyada çöktüğü zannedilen sosyalizmin aslında işlev değiştirmesinde, bir sonraki aşamaya geçmesinde sıkıntı yaşanıyor. Aslında yapılması gereken şey, dünyada sosyal demokrasi yeni bir tez olarak ortaya çıkmalı, sosyal demokrasinin yeni tezinde ekonomide de demokrasinin mutlaka sağlanması gerekiyor, zaten dünyadaki temel sorunda budur; ekonomide demokrasi sağlanamamasıdır.

Demokrasinin gelişmesinde öncelik, parti içi demokrasilerin işlerlik kazanmasıdır. Bir CHP’li olarak bu anlayışın yerleşmesinde neye ihtiyaç var?

Cumhuriyet Halk Partisi gibi sol ve sosyal demokrat partiler toplumun en geniş katmanlarıyla uzlaşarak siyaset yaparlar. Yani sivil toplumla sermaye ile, emekle üniversitelerle, gençlikle uzlaşmak durumunda; doğal olarak toplumun her kesimi ile geniş kapsamlı bir uzlaşı sağlayabilecek bir projeksiyonun siyasi adıdır Cumhuriyet Halk Partisi. Bugünlerde Parti giderek daha çekirdek bir kadro ile daha dar bir siyaset yapma anlayışı içerisine mahkûm olmuştur. Bu kabuğu kırabilecek, 21. yüzyıla iddia koyabilecek, yepyeni yüzler, yepyeni isimler ve evrensel ilkelerle örtüşen söylemleri yakalamak gerekiyor. Bunun için de Cumhuriyet Halk Partisinin bir günlük, iki günlük kurultaylarla değil, bir haftalık, on günlük gerekirse bir aylık olağanüstü yoğun gündemli kurultaylarla 21. yüzyılda nasıl bir strateji, nasıl bir siyasal vizyon çizeceğini şimdiden belirlemesi gerekir.

Son olarak, sizin bir gezinizden söz etmek istiyorum. Çin’e bir gezi yapmıştınız. Çin’de belki bilinen manada demokrasi yok, ama ekonomisiyle büyüyen bir dev. Sizce Çin nasıl bir ülke?

Temel kültürler içerisinde Konfüçyen kültürler diğerlerinden çok belirgin ayrılıklar taşıyorlar. Bunu basit bir örnekle anlatırsak: Bir basketbol maçında oyuncunun seyircinin ilgisini çeken ve seyirciye büyük bir heyecan uyandıran şov gösterişli bir basket atması durumunda oyunu izleyen Amerikalının ayağa kalkıp, oyuncunun basket şovuna katılması orada coşku dolu hareketler yapması iki ayrı kültürü analiz etmek için iyi bir örnektir. Arkada oturan Çinli seyirci, öndeki Amerikalı seyircinin ayağa kalkıp onun görüntüsünü kesmesine kendi içerisinde çok ciddi bir tepki gösterir. Önündeki seyircinin davranışlarından iyi bir eğitim almadığını, iyi ahlakının olmadığını, kendisine karşı saygısız olduğunu düşünür. Amerikalı da Çinli ile ilgili farklı bir görüştedir: Arkada oturan Çinli’nin çok tepkisiz olduğunu düşünüp, sahada yapılmış olan son derece şov özelliği yüksek harekete rağmen hala donuk bir şekilde basketbol maçını, tiyatro izler gibi izlemesini anlamakta güçlük çekebilir. Bu iki kültür arasındaki farkın anlaşılması açısından temel bir yaklaşım tarzıdır. Kültürlerin bir tanesinde toplumsal bir arada yaşama kültürü ve insanların kendileri ile barışık olma kültürü vardır. Öbür tarafta bireysel egolar, bireyci bir yaşam ve bireysel geleceği öne çıkarma kültürü hâkimdir. İşte, Çin’de gördüğüm şey şu: Konfüçyen kültür orada daha henüz demokrasiyi test eder aşamaya gelmemiştir. Belki onların kendi kültürleri, yani gelenekleri devlet yönetiminde şu anda daha etkin ve ağırlıklı; devlet yönetiminin siyasal sistemlere evrilmesi durumunda nelerin ortaya çıkabileceğini zaman içerisinde göreceğiz.

Bu güzel söyleşi için teşekkürler.

Ben teşekkür ederim.

 

 
3 Temmuz 2016 Pazar 18:46 
Yorum YapYazdır
 
(0 Yorum Yapıldı)Yorumlar
<p>Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.</p>
 
Bu Kategorideki Diğer Haberler
 
Son 24 Saat
Haberler RSS Beslemesi
 
 
Yazarlar
Yazarlar RSS Beslemesi
A. Şefik Mollamehmetoğlu
 
Nihat Genç
 
Attila Aşut
 
Prof. Dr. Orhan Özgür
 
Arslan Bulut
 
Mehmet Polat
 
Türker Ertürk
 
Ahmet Özer
 
Göksu Mollamehmetoğlu
 
Gülcan Özgür
 
Ömer Turan
 
Osman Cudi Yılmaz
 
Ömer Faruk Altuntaş
 
Prof. Dr. Burhan Çuhadaroğlu
 
Prof. Dr. Cavit Boz
 
Prof. Dr. Kemal Üçüncü
 
Hüseyin HAYDAR
 
Zekeriya Saka
 
Mehmet Kuvvet
 
Hasan Güneş
 
Erdal ÖZÇELİK
 
Serpil Satut Denizoğlu
 
Erdal Eksert
 
İnci Güngör
 
Kazım DEMİR
 
Coşkun ERUZ
 
Mehmet Akıncı
 
Ruhi  Türkyılmaz
 
İlyas Gümrükçü
 
Sami KOÇ
 
Ömer Asan
 
Prof. Dr. Örsan Öymen
 
 
 
Gazete Manşetleri
 
Lig Puan Durumu
 
Takımlar
O
G
B
M
P
1
Başakşehir
14
9
5
0
32
2
Beşiktaş
14
9
5
0
32
3
Galatasaray
13
8
2
3
26
4
Fenerbahçe
13
7
4
2
25
5
Bursaspor
14
7
3
4
24
6
Konyaspor
13
5
5
3
20
7
Gençlerbirliği
14
4
7
3
19
8
Osmanlıspor FK
13
4
7
2
19
9
Trabzonspor
14
5
3
6
18
10
K.D.Ç. Karabük
13
5
2
6
17
11
Akhisar Bld.
13
4
4
5
16
12
Antalyaspor
13
4
4
5
16
13
Kasımpaşa
14
4
3
7
15
14
Alanyaspor
13
4
2
7
14
15
Gaziantepspor
13
3
2
8
11
16
Ç. Rizespor
14
2
4
8
10
17
Kayserispor
13
2
3
8
9
18
Adanaspor
14
1
3
10
6
 
Şampiyonlar Ligi
 
UEFA Avrupa Ligi
 
Alt Lig
 
 
Anket
2016 TÜRKİYE AÇISINDAN NASIL GEÇECEK?
ÇOK İYİ
İYİ
BİR ŞEY DEĞİŞMEZ
KÖTÜ
ÇOK KÖTÜ
 
Namaz Vakitleri
 
  • İmsak05:40
  • Güneş07:29
  • Öğlen12:26
  • İkindi14:46
  • Akşam17:01
  • Yatsı18:38
 
Tarihte Bugün
1816 - Indiana 19.cu eyalet olarak ABD'ye katıldı.
1901 - İlk masa tenisi turnuvası Birleşik Krallık'ta düzenlendi.
1927 - Doğu illerinde Birinci Genel Müfettişlik kurulmasına karar verildi; müfettişliğe İbrahim Tali Bey (Öngören) atandı.
1928 - İkinci İktisat Şûrası toplandı.
1931 - Westminster Tüzüğü 1931 ile Birleşik Krallık dominyonlarına kendini yönetme hakkı verildi.
1936 - VII. Edward tahttan çekildiğini açıkladı.
1937 - II. İtalya-Habeşistan Savaşı: İtalya Milletler Cemiyeti'nden çekildi.
1941 - Adolf Hitler ve Benito Mussolini'nin açıklamasıyla Almanya ve İtalya, Amerika Birleşik Devletleri'ne savaş ilan etti.
1946 - Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) kuruldu.
1949 - Birleşmiş Milletler, Filistinli mültecilerin kendi topraklarına dönme hakkını kabul etti.
1952 - Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'nda ilk uygulama: Telif hakkı Yelpaze mecmuasına ait olan bir resimli romanı yayınlayan Hürriyet gazetesi aleyhine dava açıldı.
1962 - Türkiye'de Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği kuruldu.
1962 - Kanada'da son kez bir mahkuma idam cezası uygulandı.
1964 - Che Guevara, New York'taki Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında binaya dışarıdan havanla ateş edildi, faili bulunamadı.
1971 - İstanbul Televizyonu yayınlarını haftada iki günden dört güne çıkardı.
1972 - Genişletilmiş Komuta Konseyi, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Demokrat Parti'lilerin siyasi haklarının iadesine karşı olduğunu açıkladı.
1976 - Ankara Üniversitesi süresiz kapatıldı.
1976 - İstanbul'da Bebek Maksim Gazinosu yandı.
1977 - Yerel seçimler sonuçları: CHP 715, Adalet Partisi 710, MHP 58, Milli Selamet Partisi 46, Cumhuriyetçi Güven Partisi 7 ve bağımsızlar 171 belediye başkanlığı kazandılar.
1987 - Necatigil Şiir Ödülü Ahmet Oktay'a verildi. Şair ödülü, 'Yol Üstünde Semender' adlı yapıtıyla aldı.
1991 - Avrupa Birliği ülkeleri, 1999'un para birliği için son tarih olacağını açıkladı.
1993 - Türkiye'nin Bağdat Büyükelçiliği İdare Ataşesi Çağlar Yücel Bağdat'ta aracının içinde uğradığı silahlı saldırı sonucu şehit oldu.
1994 - Başbakan Tansu Çiller "Ne mutlu Türkiye vatandaşıyım diyene" dedi.
1994 - Tek yanlı olarak bağımsızlığını ilan eden Çeçenistan'a Sovyetler Birliği yüzlerce tank ve askerle girdi.
1997 - Susurluk olayı nedeniyle DYP milletvekilleri Mehmet Ağar ve Sedat Bucak'ın dokunulmazlıkları kaldırıldı.
1997 - Kyoto Protokolü imzaya açıldı
1999 - Avrupa Birliği Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi sona erdi. Sonuç belgesinde Türkiye'nin "adaylığı kesinleşti."
2001 - Çin Halk Cumhuriyeti, Dünya Ticaret Örgütü'ne katıldı.
2002 - Amerikan Temsilciler Meclisi ve Senatosu, istihbarat faaliyetlerinin eşgüdümünün daha iyi sağlanabilmesi için iç istihbarat örgütü kurulmasını tavsiye etti.
2004 - İstanbul Modern Sanat Müzesi açıldı.
2009 - Demokratik Toplum Partisi, Anayasa mahkemesi kararıyla kapatıldı.
 
Arşiv
 
Süper Loto
08.12.2016 Tarihli Çekiliş Sonucu040619233854
 
On Numara
05.12.2016 Tarihli Çekiliş Sonucu06071115171923242931323440435154596166737677
 
Sayısal Loto
10.12.2016 Tarihli Çekiliş Sonucu051011212730
 
Şans Topu
07.12.2016 Tarihli Çekiliş Sonucu061017243004
 
 
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Teknoloji

Yukarı Çık