SEÇMEN ADRESİNİ SORGULAMAK İÇİN TIKLA

Ana Sayfa » Medya Kritik » Ahmet Altan'a çok anlamlı yanıtlar

Ahmet Altan'a çok anlamlı yanıtlar

Mehmet Baransu’nun tutuklanması üzerine ‘Kumpas suçlaması’ nedeniyle görüşlerini sorduğumuz Taraf gazetesinin eski Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan Cumhuriyet'te yayınlanan bir yazıyla cevap verdi. Balyoz iddialarının gündeme getirildiği dönemde gazetenin yayın yönetmeni olan Altan, Balyoz’la ilgili sorularına cevap istedi. Altan'a tepki yağdı. En anlamlı tepkilerden biri de Odatv davasından içeride yatan Cumhuriyet yazarı Ahmet Şık'tan geldi. İşte Altan'ın yazısı, tepkiler ve Ahmet Şık'ın yazısı..

 
4 Mart 2015 Çarşamba 18:20 
Yorum YapYazdır
 
 
Ahmet Altan'a çok anlamlı yanıtlar

AHMET ALTAN'IN YAZISI

 

Bizim Mehmet Baransu’nun evini basmışlar, on saat aramışlar, gözaltına almışlar, sonra da mahkemeye sevk edip tutuklamışlar.

Niye yapmışlar bütün bunları, neymiş suçu?

“Suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, devletin güvenliğine ilişkin belgeleri yok etmek, devletin güvenliğine ilişkin bilgileri temin etmek, devletin gizli kalması gereken bilgilerini açıklamak.”

Örgüt kurmuş ama şimdilik “örgütün diğer üyelerini” saptayamamışlar.

Bir bavul dolusu belgeyi savcılığa teslim ettiği halde “devletin güvenliğine ilişkin belgeleri” yok ettiğini söylüyorlar, ne kadar belge vardı ki Baransu yok etti?

En çok da Balyoz darbe planından “devletin güvenliğine ilişkin bilgi” ve “devletin gizli kalması gereken bilgileri” diye söz etmelerine bayıldım.

Ne zamandan beri darbe planları “devletin güvenliğine ilişkin belge” ve “devletin gizli kalması gereken bilgileri” olarak niteleniyor?

Ne zamandan beri olacak, hırsızlarla darbeciler hukuktan kurtulmak için kol kola girdiğinden beri…

Hırsızlık yaparken yakalanan bir iktidar, paçasını kurtarabilmek için hırsızlıktan da büyük suçlar işlemeye başlayınca, gidip darbecilere sığınmaya karar verdi.

Ellerinde planlarıyla ortaya çıkan darbeciler de, dizleri korkudan titreye titreye, hırsız olduklarını açıkça bildikleri adamların arkasına utanmadan saklandılar…

Birlikte onların suçlarını ortaya çıkaranları suçlu ilan etmeye çalışıyorlar.

 

‘Çoluk çocuğu bırakın’

Önce işi bir netleştirelim.

Ben Taraf gazetesinin kurucularından biriyim, o gazeteyi beş yıl yönettim, Balyoz darbe planlarının basılmasına ben karar verdim.

O planları bin defa önüme getirseler bin defa da basarım.

Darbecilerin zorbalığından da, hırsızların zorbalığından da nefret ederim.

Bu duygum hiç değişmedi, hiç değişmeyecek.

Onun için çeşitli insanların isimlerini ortada dolaştırarak, Baransu’yu tutuklayarak meselenin etrafında dolaşmaktan vazgeçin.

Yasemin Çongar’ı, Baransu’yu, şimdi itirafçı olmuş çoluk çocuğu bir kenara bırakın.

O itirafçılar kendilerinin “kullanışlı aptal” olduklarını söyledikten sonra bizim de “kullanışlı aptal” olduğumuzu söylüyorlarmış.

O zavallı çocuklar, birkaç kuruş için bir hırsız çetesinin oda hizmetçiliğine soyundukları için hayat onlara alçaklıkla aptallıktan başka seçenek bırakmadı.

Daha yaşları kırka varmadan, alçaklıklarını itiraf etmemek için aptal olduklarını söylemek zorunda kaldılar.

Aptal olduklarını kabul etmezlerse, alçak olduklarını söylemek zorunda kalacaklar çünkü.

Zavallı çocuklar.

Onlarla uğraşmayın, onlar zaten sizin adamınız olmuş.

O haberi basan, o haberi basmaya karar veren, Balyoz’un bir darbe hazırlığı olduğundan bir an bile kuşku duymayan adam benim.

Hadi gelin bir konuşalım bakalım, Balyoz planları “devletin gizli kalması gereken” bilgisi miymiş?

 

‘Donanmadaki belge aynı’

Bana gelirken uğramanız gereken bir yer var. Genelkurmay Başkanlığı.

Yayınladığımız belgeler, Gölcük Donanma Komutanlığı İstihbarat Dairesi Başkanlığı’ndan çıktı.

Birebir aynı belgeler.

Şimdi o belgelerin “sahte” olduğunu söyleyen hiç kimse gidip de Genelkurmay Başkanlığı’na, “O belgeler sizin Donanma istihbaratın merkezinden nasıl çıktı” diye sormuyor.

Resmi bir kuruluşta bulunan, resmi belgeler onlar.

O belgelerin sahte olduğunu mu söylüyorsunuz?

O zaman, o “sahte” belgeler Donanma’nın istihbarat merkezinde ne arıyordu diye soracaksınız.

Bütün subayların sicil numaralarını, görev yerlerini gösteren bavul dolusu belgeyi Donanma İstihbarat Merkezi’ne kim yerleştirdi?

İstihbarat merkezi bu, halk plajı değil.

Parolası, şifresi, kamerası, muhafızı, kayıt defteri olması gerek.

Nerede kayıtlar? Nerede kamera görüntüleri?

Kim koydu onları oraya?

Neden Genelkurmay beş yıldan beri bu konuda tek bir açıklama bile yapmıyor?

Neden “sahte” olduğu iddia edilen “resmi” belgeleri istihbarat merkezine koyanları açıklamıyor, yakalamıyor, suçlamıyor?

Eğer Genelkurmay, kendi Donanma istihbaratına “bir bavul dolusu” belgeyi koyanı bulmaktan acizse, siz zaten o orduyu lağvedin gitsin… Ordu falan değil o.

Ya da o belgeler gerçek ve bizzat askerler tarafından oraya saklandı.

Şimdi bana bunu bir açıklayın önce.

Darbeci kayınpederini aklayabilmek için kıvranıp duran damada da, “askeri vesayetin” yıkılmasında onurlu bir rolü bulunanlardan nefret eden “askerci” gazetecilere de şu soruyu sormak isterim:

Neden aklınıza bu soruyu Genelkurmay’a sormak hiç gelmedi?

Neden hiç gelmiyor?

Neden o belgelerin Donanma İstihbarat Merkezi’nden çıktığından bir kere bile söz etmiyorsunuz?

Çünkü darbeciliğin ortaya çıkmasından ödünüz patlıyor.

Hırsız bir iktidarın zaaflarından yararlanarak darbeciliği aklamaya çalışıyorsunuz.

Tabii ki darbecilerle ve hırsızlarla işim böyle bir soruyla bitmiyor.

Bir adam var, adı Yalçın Akdoğan, şimdiki işi Başbakan Yardımcılığı.

Bu rezilliği, “Ordumuza kumpas kuruldu” diyerek o başlattı.

Bugüne kadar da hiçbir savcı ona “Bu kumpas hakkında ne biliyorsun” diye sormadı.

Eğer bir kumpas varsa, Başbakan Yardımcısı bunun bilgilerine ve belgelerine sahipse, bunu derhal adalete ulaştırmak zorunda.

Açıklasın bakalım şu “kumpasın” belgelerini.

Eğer elinde bir belge yoksa, o zaman da bir davanın seyrini değiştirmekten muradının ne olduğunu, neden yalan söylediğini, iftira attığını bir anlatsın.

“Askerci” gazetecilerin aklına bu konu da hiç gelmiyor nedense.

Şimdi gelelim şu Balyoz Darbe Planları’na.

Bir kere şunu söyleyeyim, başka hiçbir belge olmasaydı bile sadece oradaki generallerin “resmi” konuşma bantlarını dinleseydim, gene onları “darbe” hazırlığı olarak yayınlardım.

Herkese soruyorum, bizzat darbe komutanının emriyle kayda alınan o konuşmaları dinlediniz mi?

 

‘Yalçın Akdoğan’a soru’

Yalçın Akdoğan’a da soruyorum, dinledin mi o konuşmaları?

Adamlar neyi hazırladıklarını zaten o konuşmalarda açıkça anlatıyorlar.

Şimdi o konuşmaları tümüyle unutup, bulunan diğer belgelerle ilgili olarak “belgeler sahte” diye ortada dolaşanlar var.

Araya sahte belgeler karıştı mı karışmadı mı, o sorunun cevabını verecek bir yazılım uzmanlığına sahip değilim.

Ama Namık Çınar’ın defalarca sorduğu bir soruyu, “belgeler sahte” diyenlere bir daha sormak istiyorum.

O belgeler “sahte” ise “gerçekleri” nerede? Nerede gerçek belgeler?

“Zaten hiç belge yoktu” demeye hazırlanan kurnaz hırsızlarla, kurnaz darbecilere ve kurnaz “askercilere” de cevap vermeleri gereken bir soru soracağım.

 

‘Engin Alan’ın sözleri’

Korgeneral Engin Alan’ın o seminerdeki konuşmasını dinlediniz mi ya da okudunuz mu?

Ben size o konuşmanın bir bölümünü hatırlatayım:

“Birlikler tamam. İstanbul üzerine çöküyoruz. Yönetime el koyuyoruz. Belediye başkanları, kamu kurumunda çalışanlar değiştirilecek. Tutuklanacaklar.

Sert müdahale olacak. Acıma bilmem ne yapmak yok, tepeleme var. İsrail örneğinde olduğu gibi sert müdahale olacak.

Rejim aleyhtarı dernek, gazeteler, yurtlar, kuruluşların listesi dosyada ve perdede.”

Şimdi söyleyin bakalım, “sahte” olmayan listedeki “rejim aleyhtarları” kimler?

Nerede o gerçek liste?

Benim gördüğüm listenin tepesinde karde - şimin adı yazıyordu.

Sizin “gerçek” listenizin üstünde kimlerin adı vardı?

Kimleri tutuklayacak, vuracak, öldürecektiniz?

O spor salonlarına, futbol sahalarına kimleri dolduracaktınız?

Bütün hırsızlara, darbecilere, askercilere söylüyorum:

Bunlara cevap verin, sonra isterseniz size daha başka sorular da sorarım.

“Balyoz darbe planı değildi” ha, “ordumuza kumpas kuruldu” ha…

“Devletin gizli kalması gereken belgeleri” ha…

Bütün suçları işleyip şimdi bir de devletin gücünü elinize geçirdiniz diye, o suçları ortaya çıkaranları suçlamaya kalkıyorsunuz.

Balyoz, bir darbe planıydı.

O planları ben yayınladım.

Ben buradayım.

Ne konuşacaksanız benimle konuşun.

Ve bana sorular sormadan önce, benim sorduğum sorulara cevap verin.

Verebilirseniz tabii…

 

TEPKİLER

 

Balyoz davasına dayanak oluşturan CD’lerin sahteliğini kanıtlayan avukat Hüseyin Ersöz; dava kapsamındaki dokümanları yayımlayan Taraf gazetesinin o dönemki Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan’ın “Meydan okumasına”, “Altan’ın davayı takip etmemesinden kaynaklı bilgi eksikliği olduğu açıktır. Artık sahteliği gün yüzüne çıkmış belgeleri savunmak mümkün değildir” yanıtını verdi.

Balyoz davasına dayanak oluşturan dokümanları bavulla teslim eden Mehmet Baransu’nun tutuklanmasının ardından Ahmet Altan’ın gazetemizde yayımlanan yazısında öne sürdüğü argümanların somut gerçeklerden uzak olduğunu kaydeden Ersöz, Altan’ın, Balyoz sanıklarının neyle suçlandığını bilmeksizin açıklama yaptığını belirterek şunları söyledi: “Ahmet Altan’ın iddia ettiğinin aksine, seminer ve seminerde konuşulanlar, Balyoz davasının konusunu oluşturmamaktadır. Dayanak olan dokümanların, sahteliği kanıtlanmıştır. Gizli olan belgeler, 3 sahte CD dışındaki 16 CD’nin içerisinde kayıtlı bulunanlar- la Baransu’ya bavul içinde teslim edilen imzalı belgelerdir. Bunlar, iddianamede suçlamalara konu değil... Sorgulanması gereken, Baransu’nun 1. Ordu Karargâhı’ndan bu belgelerin çıkarılmasında ne rol üstlendiğidir... Balyoz Harekât Planı’nın sahteliği ispatlanmışken semineri planla ilişkilendirmeye çalışmak, objektiflik sorunu olabilir. Altan’ın feveranı, yaptığı haberler nedeniyle kamuoyu desteğini arkasına almak istemesinin bir çabası.”

 

Eski 1. Ordu Komutanı, emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın damadı Dani Rodrik, Baransu’nun tutuklanmasıyla ilgili Twitter’da şu değerlendirmeleri yaptı: “Gerçek suç işleyenler, sahteliği bariz darbe belgeleri üzerinden kovuşturma, soruşturma ve yargılama yapanlardır. Baransu’nun tutuklanması kanımca hem hukuken hem siyaseten yanlıştır.

Siyaseten yanlıştır çünkü ondan bir basın kahramanı çıkarmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Hukuken yanlıştır çünkü casusluk denilen belgeleri kendisinin askerden sızdırdığına dair bir kanıt yoktur. Baransu’nun hak ettiği hapis değil, diger Taraf yazarlarıyla birlikte, gazetecilikten aforoz edilmektir. Baransu’ya inandırıcılık katan Ahmet Altan ve Yasemin Çongar’dı. Onların bu sahte davalardaki rolü belki Baransu’dan fazlaydı.”

 

Balyoz davası sanık avukatlarından Celal Ülgen, “Altan hâlâ bilinçli olarak anlamamaya devam ediyor. Baransu haberi basmaktan değil; devletin gizli bilgi ve belgelerini deşifre etmekten yargılanıyor. Altan konuyu yine saha dışına çekmeye çalışıyor. Sahte Balyoz planlarını kimse devletin gizli kalması gereken planları diye yorumlamıyor. Onlar zaten sahte. Meydan okurken bile kendisi de korkuyor. Yargı içine sinmiş, Emniyet ve TSK içine sızmış bir çete akıl sır ermeyen komplolar kurdular. Bunu yadsımak mümkün değil. Herkes özeleştirisini yapmalıdır.” dedi.


 

 

Cumhuriyet’in dünkü sayısında yer alan Altan’ın yazısı ile ilgili açıklamalarda bulunan Alan, 1’inci Ordu Plan Semineri’ndeki bir konuşmanın kendisine ait olduğunun belirtildiğini ancak bu konuşmanın aslı astarının olmadığını kaydetti.

Altan’ı, bugün mahkemeye vereceğini dile getiren Alan, şöyle konuştu: “Bana atfen yazdığı bu konuşmanın tek bir kelimesi bile bana ait değil. Bunun neresini düzelteceğiz şimdi? Bu yazıyı sanıyorum Mehmet Baransu’dan sonra yazmış. Nitekim, davanın avukatlarından Hüseyin Ersöz de yazısında, ‘Ahmet Altan, 1. Ordu Komutanlığı Semineri’nde yapılan bir konuşmayı gündeme getirmiş ve darbe planının kanıtı saymış. Öncelikle düzeltelim, o konuşma Alan’ın değil. Şimdi soralım Altan’a... Açıklamanızda değindiğiniz konuşmayı Engin Alan’ın yapmadığını bilmiyor musunuz?’ demiş. Üstelik Ersöz, benim avukatım değil. Böyle bir konuşmanın bana aitmiş gibi yazılması, kabul edilemez. Külliyen yalan.”

 

Boğaziçi Üniversitesi’nden Prof. Dr. Cem Say, şunları söyledi: “İnsanlar sahte dijitalleri buralara yerleştirenleri bulun diye çırpınıyor. Askeri savcı yavaş irdeliyor. Bu konuyu gerçek gazeteciler sürekli gündeme getiriyorlar. Ahmet Altan’ın tespitleri tamamen hayal ürünü. Askerci gazeteciler değerlendirmesi yapıyor. Altan’ın kafasındaki dünya düzeni kalmamış... Gerçeklikten kopuk, 3- 5 yıldır haber okumamış gibi. Deliller sahde değil sanıyor!”

 

AHMET ŞIK'IN YAZISI

 

 

Zor, her açıdan zor bir yazı olacak. Neresinden tutmaya kalksan elinde kalacak bir konu hakkında kalem oynatmaya çalışmak güç. Bir yanında bir kaç yıla yayılan özgürlüklerin çalınması ve bu sırada yitirilen canlar var. Bu mağduriyetlere yol açan kumpasın kamusal alana taşınması ve meşruiyetini sağlama rolü üstlenmiş bir gazete ve çalışanları var. Diğer yanında "medya çalışanı"birinin tutuklanması var. İddia edilen o ki söz konusu kumpasta yer almakla suçlanıyor. Ne gariptir ki o kumpasta kullanılan ve sahteliği kanıtlanmış belgelerden değil de gerçek olanlarından tutuklanıyor. Ve bir de her sözcüğüne kibir sinmiş bir yazıyla güya meydan okuyan ve gazetecilik yaptığı iddiasında direten bir "kullanışlı aptala" bu gazetenin, Cumhuriyet'in sütunlarını açması meselesi var.

Devr-i Saadet bitince

Durumu en kötü olandan Mehmet Baransu'dan başlayalım. Basın özgürlüğünün ihlaliyle anılan bu tutuklama bir savaşın doğal sonucu. Geçmişin kirine ortak iki suç odağının iktidar savaşında kayıplar verileceği kesindi. Öyle de oldu. Oluyor. Lakin Baransu bir medya çalışanı olunca iş çetrefilleşti. İmzasını attığı haberler ya da hedef aldıklarını tutuklatmakla tehdit ettikleri yazıların hangilerinin ya da ne kadarının mesleki faaliyet kapsamında değerlendirileceğinin hesabını yapmak benim işim değil. Ama Devr-i Saadet döneminin haysiyet cellâtlarından biri olmasına dair söyleyecek çok şey var. Şimdilik bunu da bir kenara not etmekle yetinelim. Zira tutuklu birinin ardından, hele de nasıl kirli olduğuna dair yazı yazmak da benim işim değil. Baransu'yu bir kumpasa ortak olmakla suçlayıp, o komplolarda kullanılan belgelerin sahte olanından değil de gerçek olanlarından tutuklamak hukukun değil geride kalanlara yönelik bir gözdağının kanıtı. Baransu'ya yöneltilen sorular ve yanıtlarına bakıldığında yöneltilen suçlamanın bir kumpasa ortak olmaktan ziyade belge yayımlamaktan ibaret bir mesleki faaliyet olduğu sırıtıyor. Örgüt üyeliği ya da evrakta sahtecilikten değil gizli belgeleri temin etmek ve yayımlamakla suçlanan Baransu'nun yaşadığı despot iktidarın hoşuna gitmeyen haber yapacak her gazetecinin başına geleceklerinin habercisidir. Ama söz konusu kişi gibi kirli bir dönemin en büyük nefret öznelerinden biri olmasında çoğu kişinin haklı nedenleri olduğu Baransu olunca bu gerçek göz ardı ediliyor. Baransu dilerim kısa zamanda özgürlüğüne kavuşur. Ortada suç varsa elbette yargının konusu olmalı ama gazetecilerin mesleki faaliyet olarak değerlendirilen çalışmalarından ötürü tutuklanmasını savunacak değilim. Bu bir prensip. Karşımızdakinin kim olduğuna göre eğip bükebileceğimiz cinsten de değil.

Kulanışlı aptallık ve günah çıkarma

Fazla uzatmadan başta belirttiğim ve kimilerinin hakaret kastıyla söylendiği yorumunu yapmakta gecikmeyeceği "kullanışlı aptal" tanımına ve muhatabı Ahmet Altan'a geçmekte fayda var. Bu niteleme, Fransız gazeteci Ariane Bonzon'un Türkiyeli liberallerin sefaletini anlattığı bir yazısında geçiyordu. Bonzon, referansını dinden alan bir siyasi parti ve dini bir cemaatin gayrı resmi koalisyon ortaklığıyla memlekete demokrasi getireceği illüzyonuna inanmakla kalmayıp bu yalana kamusal meşruiyet sağlama görevini üstlenmekten hala pişman olmadıkları için "kullanışlı aptal" dediği liberalleri ele almıştı yazısında. Kirli bir dönemin suç ortakları olan Gülen Cemaati ile AKP hükümetinin koalisyonunun sona ereceği ortaya çıkınca Taraf gazetesinde üstlendiği tetikçilik rolünü iktidar medyasında sürdüren Yıldıray Oğur'un hoşuna giden bu tanım kendince günahlarından arınmasına da vesile oldu. Oğur, "Cemaat beni kandırdı, kullanışlı aptalmışım" dediği bir yazı kaleme aldı ve kendince geçmişinin günahlarından arındı. Cemaat medyasındaki tetikçilerin helallik isteyerek sırtından atmaya çalıştığı yükten, "Yeni Türkiye"nin, sırtını güce yaslayan dindarları da bu şekilde günah çıkararak kurtuluyordu. Bu yazının konusu Taraf'ta, "medya-polis iş birliğinin nadide örneklerini sergilediğini" söyleyen bir "medya çalışanı" olan Oğur değil. Hakkındaki eleştirel her yazıyı kullanışlı hale getirerek kendine mağduriyet yaratmayı becermekte mahir Oğur, bu yazıda haddinden fazla yer kaplamasına da gerek yok.

Altan, adının ağırlığından faydalanılan isim

Ahmet Altan, alengirli haberlerin ardındaki kaynağın Cemaat olduğundan kimsenin kuşkusu olmadığı Taraf'ın o dönemki çalışanları içinde kullanışlı aptal tanımına en uygun isimdi. Bir projeyle çıkılan yoldaki operasyon gazetesi olan Taraf'ın hitap ettiği kamusal alanı etkilemek için Ahmet Altan, o dönem için kıymeti olan adının ağırlığından faydalanılan bir isim oldu. Yanılıyor olabilirim elbette ama kanımca Altan'ın kullanışlılığı buradan geliyor. Aptallığı ise "devrimci bir gazetecilik"yaptığını sanmasından, Türkiye'de askeri vesayete son veren isim olarak anılacağını düşünmekten. Hakkını yemek istemem Türkiye'de ordunun olması gereken yere siyasetin dışına çekilmesinde iş arkadaşları, "haber kaynakları", Cemaat'in çetesine mensup polis ve yargı mensupları ve siyasal destekçileri AKP hükümetiyle birlikte büyük payları var. Altan ve ekibi doğruluğunu araştırmadıkları iddiaları, gerçekliğini kontrol ettirmedikleri belgelerde yazanları gazetenin sayfalarına pike ederek yaptıkları haberlerle bir darbe döneminin siyasal davalarında önemli bir kilometre taşı oldular. O iddialar, üretilmiş belgeler ve haberlerle vesayete son vermedi ama sahibini değiştirdi. Siyaseti ve toplumu anti demokratik yöntemlerle şekillendirmeye çalışan silahlı bürokrasinin demokrasi üzerindeki baskısını benzer anti demokratik yöntemlere yok etmeye kalkışınca üniformalı despotların yerini kravatlılar aldı o kadar. İktidar perçinlenince de soygunlar hız kazandı, talan ve yağmayla birlikte zulüm daha da arttı.

Yapılanın adı iyi gazetecilik değil

Yenilir yutulur anti demokratik yöntemler değildi bahsedilenler. Hukukun paspas edildiği darbe dönemlerini aratmayan ama “darbecilikle mücadele” diye sunulan, mağdur edilenlerin arasında masumların çokça yer kapladığı, gerçek suçluyu gerçek suçundan yargılamayan soruşturmalarla Türkiye yargı tarihinin pespayelikler zincirine yenilerini eklediler. Yüzlerce insan özgürlüğünden edildi. Hapiste hayatını kaybetmeyenler, sevdiğine son bir kez dokunamadı. Haysiyet cellâtlığıyla itibarları yok edildi. Bu pespayeliklerin her birisi "Hatalar oluyor ama demokratikleşiyoruz, sivilleşiyoruz"yalanıyla rasyonalize edilmeye çalışıldı. Bunların müsebbiplerinden birisi olan, kibrinden aklı körelen Ahmet Altan, gerçekleri eğip büktüğü iki gün önceki yazısında ise yaptığının nasıl “iyi bir gazetecilik” olduğundan dem vurup aynısını bin defa daha yapmaya hazır olduğunu söylüyordu.

Altan'ın sorusunun hükmü yok

Altan'ın gerçekleri eğip büktüğünü söylememiz boşuna değil. Altan'ın "sarsıcı haberler uzmanı"diye tanıttığı Baransu'ya yönelik suçlamalara kaynaklık eden gizli belgelerin Balyoz Davası ile bir ilgisi yok. Çünkü Balyoz, sanıklarının da reddetmediği seminer konuşmalarından yola çıkılarak üretilen, imzasız sahte dijital dokümanlar üzerine kurgulanmış bir dava. Baransu'nun tutuklanmasının gerekçesi yapılan, gerçekliği kabul edilen imzalı olan Yunanistan'la karşılıklı yaşanacak bir askeri hareketlilik durumunda yapılacakları konu edinen "Egemen Harekât Planı" adlı belgeler. Yani Altan'ın, "Ne zamandan beri darbe planları 'devletin güvenliğine ilişkin belge' ve 'devletin gizli kalması gereken bilgileri' olarak niteleniyor?" sorusunun bir hükmü yok. Altan eğip büktüğü bu gerçekten yola çıkıp sahte diye savunulan belgelerin Gölcük donanma istihbarat merkezinde ne aradığını da sormuş. Oradan çıkan bir dolu eşya ve doküman arasında kimin hazırladığına dair kanıt olmayan sahte Balyoz dokümanları da bir hard diskin içinde bulundu. Ama belli ki Altan'ın haberi yok ya da öyle davranmayı tercih ediyor. Çünkü konunun uzmanlarının hazırladıkları sayısız bilimsel raporda, söz konusu dokümanların bulunduğu hard diskin kullanımdan kaldırıldıktan sonra tarihi geri alınmış bilgisayara takılmasıyla kopyalandığı yazıyordu.

İddialara takınılan cevvallik kuşkularda yok

Bunu anlamak biraz teknolojik bilgi gerektirdiği için Altan anlamamış olabilir. Bir ihtimal sonradan kendisine ve Cemaat'e ihanet edenlerden Baransu ile birlikte haberlere katkı sunan Yasemin Çongar, Kurtuluş Tayiz, Yıldıray Oğur'dan aldığı bilgilerle yetinmiş de olabilir. Ya da Balyoz delilllerinin çelişkisini aklamak için “sanıkların kendisi güncelleme yapmış” diye taklalar atan Alper Görmüş'ün “engin bilgisi” Altan'a yeterli gelmiş olabilir. Ya da hepsinin toplamıyla birlikte Altan'ın hiçbir şey okumadığını da söyleyebiliriz. Hangisi bilmiyorum. Ancak suçlamaya yol açan seminere katılanların yaklaşık üçte biri darbecilikle suçlanırken, söz konusu çalışmadan haberi bile olmayan çok sayıda subayın hapse konulmasıyla ortaya çıkan kuşkulu durumu anlamamış olmasının bir izahı olmalı. Suça konu edilen dijital belgelerin henüz icat edilmeden önce kullanılan yazı tipleriyle hazırlanmış olmasının da öyle. Ya da o dijital belgeleri hazırlamakla suçlananlardan bazılarının o tarihte denizin dibinde belgesel çekiminde olduğunu ya da binlerce kilometre ötede bir dış görevde olduğunu kanıtlamalarına rağmen kahramanlık payesi verdikleri savcı ve hâkimleri ikna edememesine de bir izahat getirmeli. Bu uzun konuyu yeniden aynı argümanlarla tartışmaya açmaya lüzum yok. Meraklısı Altan'ın "Darbeci kayınpederini aklayabilmek için kıvranıp duran damat" diye nitelediği Dani Rodrik'in eşiyle birlikte, Devr-i Saadet dönemi gazetecilerinde olmayan kuşkuculuktan yola çıkıp bir dedektif gibi iz sürerek ortaya koyduğu gerçeklere göz atabilirler.

Ellerinize kan bulaştı

Meraklısı dediğimiz için Altan'ın bunu yapmayacağı ortada. Çünkü eski yol arkadaşlarının kimisinin alçaklığını tespit eden Altan ve gazetecileri sahte belgelere ne kadar özenlilerse kuşkulu noktalara da bir o kadar uzak kalmayı tercih etmeye devam edeceğini ilan ettiler zaten. Çıkarları gereği sahibinin sesi olmayı tercih ederek, her devrin kullanışlısı olmayı kanıtlamanın çabasındakiler de samimiyetsiz özürlerle günahlarından kurtulduklarını düşünüyorlar. Ama bu kadar kolay değil. Ne biat edip yoluna devam edenler ne de iktidarını sağlamlaştırmasında rolünüz bulunduğu sivil diktanın zulmünden payına düşeni yaşayanlar için. Çünkü hepinizin eline kan bulaştı. Özgürlükten çalınan her bir günün gardiyanı, kurduğunuz medya mahkemelerinin haysiyet cellâtlarıydınız. Altan'ın son yazısından yola çıkarsak, insanın kibri kendinden büyük hale gelince hatalarıyla, günahlarıyla yüzleşemediğini söylememiz mümkün. Adını sanını bilmezken zalimin zulmünü, soygunlarını, talanlarını meşrulaştırma göreviyle Türkiye medyasına boca edilenlerden bazılarının "Taraf okulunda yetişmekle" övünmelerinin günahı Altan'a mı ait bilmiyorum. Ama bir yazısında "sırat köprüsünde sırtında taşıyacağını" söylediği vaiz ve çetesinin günahları, işte onlar Altan'ın sırtında.
Öküzün altına buzağı sokulmasın diye hayli uzun olduğu için benim talebimle internet sayfasında yayınlanan bu yazıyı meraklısı için son bir notla bitireyim. Kişisel kanaatim Balyoz seminerlerinde "iç tehdit" olasılıklarından bahisle yapılan, haddi ve kastı aşan konuşmaların görevi kötüye kullanma suçunun konusu olacağı. Gazeteci ya da yurttaş gözüyle ordunun geleneksel tutumundan yola çıkarak bu konuşmaları bir darbe niyeti olarak yorumlamak da mümkün. Mümkün olmaması gereken, niyet okumayı gizlemek için sahte belgeleri kanıt diye ortalığa saçmak ve bunlar üzerine davalar inşa ederek insanları yıllarca hapsetmek. Sahte belgeleri hazırlayanlar da bu dokümanlardan yola çıkarak darbecilerin yargılandığına yönelik kamusal meşruiyet yaratma gayretine giren medya mensuplarının da bildiği gibi "hukuk, niyeti sorgulayamaz!".Buna kalkışan bir yargıya sahip rejim, Devr-i Saadet'in sahibi suç ortakları ve kullanışlı gazetecilerinin sivilleşme, demokratikleşme yalanıyla birlikte hukukla değil faşizmle anılır.

 
4 Mart 2015 Çarşamba 18:20 
Yorum YapYazdır
 
(0 Yorum Yapıldı)Yorumlar
<p>Henüz kimse yorum yapmamış, ilk yorum yapan siz olun.</p>
 
Bu Kategorideki Diğer Haberler
 
 
Son 24 Saat
Haberler RSS Beslemesi
 
Yazarlar
Yazarlar RSS Beslemesi
Attila Aşut
 
Nihat Genç
 
A. Şefik Mollamehmetoğlu
 
Prof. Dr. Orhan Özgür
 
Arslan Bulut
 
Mehmet Polat
 
Türker Ertürk
 
Ahmet Özer
 
Göksu Mollamehmetoğlu
 
Gülcan Özgür
 
Ömer Turan
 
Osman Cudi Yılmaz
 
Ömer Faruk Altuntaş
 
Prof. Dr. Burhan Çuhadaroğlu
 
Prof. Dr. Cavit Boz
 
Prof. Dr. Kemal Üçüncü
 
Hüseyin HAYDAR
 
Zekeriya Saka
 
Mehmet Kuvvet
 
Hasan Güneş
 
Erdal ÖZÇELİK
 
Serpil Satut Denizoğlu
 
Erdal Eksert
 
İnci Güngör
 
Kazım DEMİR
 
Coşkun ERUZ
 
Mehmet Akıncı
 
Ruhi  Türkyılmaz
 
İlyas Gümrükçü
 
Sami KOÇ
 
Ömer Asan
 
Prof. Dr. Örsan Öymen
 
Kadir ŞİŞGİNOĞLU
 
Mustafa Önsel
 
 
 
Gazete Manşetleri
 
 
Lig Puan Durumu
 
Takımlar
O
G
B
M
P
1
Beşiktaş
21
14
5
2
47
2
Başakşehir
21
12
7
2
43
3
Galatasaray
21
12
4
5
40
4
Fenerbahçe
21
10
7
4
37
5
Antalyaspor
22
10
5
7
35
6
Trabzonspor
21
9
4
8
31
7
Osmanlıspor FK
21
7
9
5
30
8
Bursaspor
22
8
4
10
28
9
Konyaspor
21
7
7
7
28
10
Kasımpaşa
22
8
4
10
28
11
Akhisar Bld.
22
7
6
9
27
12
K.D.Ç. Karabük
21
8
3
10
27
13
Gençlerbirliği
20
6
8
6
26
14
Kayserispor
22
7
4
11
25
15
Alanyaspor
22
7
4
11
25
16
Ç. Rizespor
22
5
5
12
20
17
Adanaspor
22
4
5
13
17
18
Gaziantepspor
20
4
3
13
15
 
Şampiyonlar Ligi
 
UEFA Avrupa Ligi
 
Alt Lig
 
 
Anket
2016 TÜRKİYE AÇISINDAN NASIL GEÇECEK?
ÇOK İYİ
İYİ
BİR ŞEY DEĞİŞMEZ
KÖTÜ
ÇOK KÖTÜ
 
Namaz Vakitleri
 
  • İmsak05:13
  • Güneş06:54
  • Öğlen12:45
  • İkindi15:50
  • Akşam18:15
  • Yatsı19:45
 
Tarihte Bugün
1836 - Samuel Colt, ürettiği silahın (Colt) patentini aldı.
1921 - Gürcistan'ın başkenti Tiflis, Bolşevik Rusya tarafından işgal edildi.
1925 - Hıyanet-i Vataniye Kanunu'nda değişiklik yapıldı; Din politikaya aletedilemeyecek ve bu suç vatan hıyaneti sayılacak.
1932 - Adolf Hitler Alman vatandaşlığına kabul edildi, böylelikle 1932 yılında yapılacak Weimar Cumhuriyeti'nin başkanlık seçimlerine katılması mümkün oldu.
1933 - Fransız Vagon-Li (Yataklı Vagonlar) şirketinin Belçikalı Müdürünün koyduğu Türkçe yasağına tepki gösterildi.
1933 - Uçak gemisi olarak imal edilen ilk ABD donanma gemisi USS Ranger denize indirildi.
1943 - Talat Paşa'nın Almanya'da tahnit edilen naaşı İstanbul'a getirildi. Aynı gün Hürriyet-i Ebediye tepesinde toprağa verildi.
1945 - Türkiye, Almanya'ya savaş ilan etti.
1952 - Başbakanlıkta kurulmuş olan "ilmi komisyon", Anayasa'daki antidemokratik maddeleri tespit etti; Anayasa'da antidemokratik 40 kanun var.
1954 - Cemal Abdülnasır, Mısır devlet başkanı oldu.
1954 - Çoruh ilinin ismi Artvin olarak değiştirildi.
1964 - Muhammed Ali (Cassius Clay), Miami Beach-Florida'daki maçta Sonny Liston'ı yenerek ağır siklet boks şampiyonu oldu.
1968 - İstanbul Taksim Meydanı'nda ikinci "Uyanış Mitingi "yapıldı. Mitingin amacı Türkiye İşçi Partisi milletvekillerine Meclis'te yapılan saldırıryı kınamaktı.
1980 - Bedelli askerlik kabul edildi. Yurt dışındaki işçiler 20 000 mark ödedikleri takdirde askerlik yapmayacaklar.
1984 - Hakkari'de Bir Mevsim adlı filmin gösterimi Sıkıyönetim Komutanlığınca yasaklandı.
1986 - Filipinler devlet başkanı Ferdinand Marcos, 20 yıllık yönetimin ardından ülkeden kaçtı. İktidara Corazon Aquino geldi.
1990 - Nikaragua'da yapılan seçimleri Başkan Daniel Ortega kaybetti.
1991 - Irak Kuveyt'ten çekilme kararını açıkladı. Böylece Amerikan birliklerive müttefik kuvvetlerin birlikte yürüttükleri "Çöl Fırtınası" harekatı sona erdi. 28 Şubat'ta ateşkes antlaşması imzalandı.
1991 - Varşova Paktı feshedildi.
1994 - Demokrasi Partisi (DEP) yerel seçimlere katılmama kararı aldı.
1994 - Almanya, RP'nin Bosna'ya yardım adı altında Almanya'ya gönderdiği paralar hakkında soruşturma başlattı
1998 - Fazilet Partisi (FP) kuruldu.
2000 - Carlos Santana 8 Grammy Ödülü birden kazandı. Daha önce Michael Jackson'ın "Thriller" albümüyle kırdığı bir seferde en çok Grammy alan sanatç rekorunu egale etti.
2003 - Irak krizi konusunda Türk Silahlı Kuvvetleri'nin yabancı ülkelere gönderilmesi ve yabancı silahlı kuvvetlerin Türkiye'de bulunması için hükümete yetki verilmesine ilişkin Başbakanlık Tezkeresi TBMM'ne sunuldu.
2009 - Türk Hava Yolları 1951 sefer sayılı uçuşu: İstanbul'dan 8:22 de havalanan uçak Schipol havaalanına inemeden düşerek 3 parçaya ayrıldı.
 
Arşiv
 
Süper Loto
23.02.2017 Tarihli Çekiliş Sonucu051920293640
 
On Numara
20.02.2017 Tarihli Çekiliş Sonucu04091215171926282932333540424546525559656976
 
Sayısal Loto
18.02.2017 Tarihli Çekiliş Sonucu021828333640
 
Şans Topu
22.02.2017 Tarihli Çekiliş Sonucu162027283105
 
 
Kurumsal

İçerik

Gündem

Siyaset

Teknoloji

Yukarı Çık