Türkiye işçi sınıfı ve emekçi halkımız, 32 yıllık yasağın ardından, 1 Mayıs İşçi Bayramı’nı yeniden Taksim’de yığınsal olarak kutlamaya hazırlanıyor.
2008 yılında, sendikaların 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlama girişimlerini vahşi yöntemlerle bastıran ve “Ayakların baş olduğu yerde kıyamet kopar!” diyerek temsil ettiği sermaye sınıfının korkusunu dile getiren Başbakan Erdoğan, demokratik güçlerin tepkisi karşısında geri adım atmak zorunda kaldı. Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek’in, “Bir günün tatil olması 2 katrilyon zarar getirir” sözü bir anda unutuldu ve Başbakan, 1 Mayıs’ın resmi tatil ilan edilmesi için geçen yıl düğmeye bastı. Ardından hızla yasa çıktı ve dünya emekçilerinin “Birlik, Dayanışma ve Savaşım Günü” 1 Mayıs, Türkiye’de de resmen “Emek Bayramı” kabul edildi. 1 Mayıs’ın tatil olması istemlerine sürekli karşı çıkan ve yasakçı tutumunu haklı göstermek için akla ziyan gerekçeler üreten AKP iktidarı, böylece tutarsız bir politika izlediğini göstermiş oldu.
Kuşku yok ki, 1 Mayıs’ın yasallaşması tarihsel bir kazanımdı. Bu sonuç, çok gecikmiş de olsa, emek cephesinin önemli bir başarısı olarak tarihe geçti.
Ne var ki Hükümet, bir yandan 1 Mayıs’ı “Emek Bayramı” ilan ederken, öbür yandan, 1978’den sonra emekçilere kapatılan Taksim Alanı üzerindeki yasağı sürdürerek bayramın özgürce kutlanmasını engelledi. AKP iktidarının bu akıl almaz tutumu yüzünden, işçiler Bayram sevincini doyasıya yaşayamadı. Bu kez de sendikalarla hükümet arasında, Bayramın nerede kutlanacağı tartışması başladı. 1977’nin acı anılarını unutmamış olan işçi örgütleri ve sosyalist partiler, Taksim Alanı’ndan vazgeçmeyeceklerini kesin bir dille açıkladılar…
Sendikaların “Taksim ısrarı”, basit bir inatlaşma değildi. Bu haklı istem, sıradan bir “alan” tartışması gibi algılanmamalıydı. Taksim’in devrimci güçler açısından simgesel bir anlamı vardı. Bundan vazgeçmek, 1977 yılında o alanda katledilen 36 yurttaşımıza karşı insani ve ahlaki görevlerimizi savsaklamak anlamına gelecekti…
* * *
Geçmişte tüm siyasal iktidarlar, “Komünist Bayramı’dır!” diyerek 1 Mayıs’ın kutlanmasına karşı çıkmışlardır. Hatta TÜRK-İŞ ve HAK-İŞ gibi işçi konfederasyonları bile bu gerici koroya katılarak, 1 Mayıs’ı kendi tabanlarına yabancılaştırmak için büyük çaba göstermişlerdir. Üstelik, bunu yaparken tarihsel gerçekleri çarpıtmaktan da çekinmemişlerdir. Çünkü 1 Mayıs’ın mayalandığı topraklar, onların propaganda ettiği gibi sosyalist devletler değil, Avustralya ve ABD gibi gelişmiş kapitalist ülkelerdi. Buralarda ağır kölelik koşullarında çalışan işçiler, tarihsel savaşım sürecinde, 16 saatlik işgününü 8 saate indirmeyi başarmışlardı. Böylesi yaşamsal bir başarıyı simgeleyen 1 Mayıs’a, tüm işçilerin, emekçilerin, çalışanların ve emekten yana olanların kıskançlıkla sahip çıkmaları, her şeyden önce sınıfsal bir görevdi.
Neyseki ülkemizde değişik eğilimleri temsil eden sendikalar ve konfederasyonlar, uzun ve acı deneyimler sonunda, bugün artık “kerhen” de olsa 1 Mayıs’ın, emekçilerin uluslararası dayanışma günü olduğu gerçeğini kabul etmek zorunda kalmışlardır. Bu ortaklaşmanın, uygulamada yaşanan tüm çelişki ve güçlüklere karşın, yine de gelecek adına umut verici olduğunu söylemeliyiz.
İşçi Bayramı’na karşı çıkmak ilkelliktir. Dünyada bu bayramın kutlanmadığı hiçbir burjuva demokrasisi kalmamıştır. Otoriter, hatta dinci rejimlerde bile emekçiler 1 Mayıs’ı özgürce kutlayabilmektedir. Bugün beş kıtadan 135 ülkede 1 Mayıs, resmi tatil günüdür. İran’dan Irak’a, Somali’den Guyana’ya, Bahreyn’den Uganda’ya, Ermenistan’dan Etiyopya’ya, tüm dünyada kutlanan tek “enternasyonal bayram”, 1 Mayıs İşçi Bayramı’dır. Yıllar önce TBMM’de bir milletvekilinin dediği gibi, “Bu ülkede kavun-karpuz bayramı bile kutlanırken neden emeğin bayramı olmasın?”
* * *
1 Mayıs’ın tarihi, doğrudan işçi sınıfıyla ve onun sendikal örgütleriyle bağlıdır. O yüzden de tüm dünyada 1 Mayıs gösterilerini örgütleme görevi, sendikaların sorumluluğundadır. Siyasal partiler ve hareketler, bu örgütlenmeye katkı vermekle görevlidir. Ne var ki bu konu, ülkemizde sendikalarla sol siyasal örgütler arasında yıllardır çekişme nedenidir. Türkiye’nin özgül tarihsel koşulları, uygulamada kimi farklılıklar gösterse de, bu uluslararası günü, Türkiye’de de artık dünyadaki örneklerine uygun bir anlayışla kutlama geleneğini yaratmamız gerekiyor. Nitekim, yaklaşık elli yıllık bir kesintinin ardından Türkiye’de ilk kez 1976’da kitlesel katılımla kutlanan görkemli 1 Mayıs‘ın başarılı organizasyonu da zaten DİSK’in öncülüğünde gerçekleştirilmiştir.
Gerek Batı’daki, gerek sosyalist ülkelerdeki 1 Mayıs kutlamalarına katılmış biri olarak, bu bayramın her “iki dünya”daki kutlanışına ilişkin ilginç gözlemlerim olmuştur. Sözgelimi, 1973 yılında Londra’da katıldığım 1 Mayıs’ın düzenleyicisi, İngiltere İşçi Sendikaları Konfederasyonu (TUC) idi. Kürsüde ak saçlı biri konuşuyordu. Türkiye’den yurtdışına ilk kez çıkan biri olarak, 1 Mayıs kürsüsünden emekçilerin bayramını kutlayan kişinin bir hükümet üyesi olduğunu öğrenmek beni çok şaşırtmıştı. 1 Mayıs’ı selamlayan bu ünlü politikacı, dönemin İşçi Partisi hükümetinde Enerji Bakanı olan Tony Benn’di. Türkiye’de yasak olan bir bayram, İngiltere’de bakanların katılımıyla kutlanıyordu!
* * *
Şimdi sözü, 1 Mayıs öncesindeki görevlerimize getirmek istiyorum.
1 Mayıs’ta bizi büyük sorumluluklar bekliyor.
Her 1 Mayıs öncesinde belli çevrelerce yaratılmaya çalışılan “korku” ve “gerilim” havasının giderilmesi için yoğun çaba gösterilmelidir. Bu konuda kamuoyunda oluşmuş olumsuz algıyı değiştirmek gibi ortak bir sorumluluğumuz olduğunu unutmamalıyız. 1 Mayıs’ın kırıp dökme, kavga gürültü günü değil, bayram ve şenlik günü olduğu, her kesime “kulağa küpe olacak biçimde” anlatılmalıdır. Halkımızın çoluk çocuğuyla katılıp şenlik havasında kutlaması gereken Emek Bayramı’nı, sermayenin, siyasal iktidarın ve karanlık odakların tuzaklarına karşı korumalıyız.
Başarılı olmak için birlikte davranmanın yaşamsal önemi göz ardı edilmemelidir. Ayrıştırıcı değil, ortaklaştırıcı istemler ve belgiler üzerinde oydaşma sağlamanın yolları bulunmalıdır. Emekçilerin yaşamsal sorunları üzerinde yoğunlaşılmalı; günün anlamıyla bağdaşmayan, bayramın özüne aykırı aşırılıklardan, 1 Mayıs’ı sulandırmaya dönük fırsatçı, faydacı, kışkırtıcı yaklaşımlardan kaçınılmalı, sözgelimi “Biji Apo!” sorumsuzluklarına izin verilmemelidir. Birlikteliği zora sokan tekelci, grupçu, bencil çıkışlardan; örgüt şovenizminden, disiplinsiz davranışlardan uzak durmalıyız. Ayrı kutlama girişimleri, sol öbekler arasında zaman zaman yaşanan “yer ve slogan kavgaları” son bulmalıdır. 1 Mayıs’ın “uluslararası” niteliğinin yanı sıra “birlik ve dayanışma” ruhu özümsenmeli; Emek Bayramı’nı dünyanın bütün işçileriyle aynı anda, ortak istemler ve özlemlerle kutladığımız gerçeği bilince çıkarılmalıdır.
İşçi sınıfının gücü, onun çelik disiplinindedir. 1 Mayıs Alanı’nda en etkili güvenlik önlemi, emekçilerin kendi yöntemleriyle oluşturacakları güvenlik çemberidir. 1 Mayıs’ın disiplini, bu günün gerçek sahibi olan işçiler tarafından sağlanmalıdır.
1 Mayıs, sıradan bir gün değildir; dünya işçi sınıfının büyük özveriler ve savaşımlar sonunda elde ettiği tarihsel bir kazanımdır. 2010 yılının 1 Mayıs’ını, bu kazanımın Türkiye’de geniş bir toplumsal meşruiyetle taçlandığı yeni bir aşamaya sıçratmak, devrimci güçlerin elindedir.
Emeğin Bayramı herkese kutlu olsun!