Reklamı Kapat
Karakter Boyutu :
  Zekeriya Saka
Ya ağasınız, ya demokrat
Untitled document

Ya toz duman savurur rüzgârımız; ya da yağmur boran eler bulutlarımız. Şöyle bir gülücüğe yatacak olsa yanaklarımız, “vay densiz, ben varken gülmek senin haddine mi” diyerek yıldırımlarıyla iner politikacımız. Avutulmalarla ninnilendik, avutmalarla mı oyalanacak torunlarımız?

“Kürt açılımı”;  yemedi  “Demokratik Açılım.” Bunu da kimse yemedi; civcivlere büyük geldi; tavuklara çok küçük.  Yıllardır süren oyalama taktiği, halk avcılığı… Bireyler ve demokratik kuruluşlar,  Amerika yeniden keşfediliyormuş gibi ortaya atılanlarla oyalanırken, vurguncular, soyguncular yeni yeni yollar düzledi kervanının yürümesinin kesilmemesi sağlayacak. 

DTP, BDP oldu; değişen bir şey yok. 03 Şubat’taki kurultaylarında aynı terane: “Öcalan halk lideri, o işin içinde olmadan bir şey olmaz. Anadilde eğitim. Ordu ve asker düşmanlığı…  ve bu bağlamda bir dizi tehdit.” Kürt, dedikleri halkın ağaların zulmünden kurtarılması konusunda tek bir cümle olsun, yok…

Burada bir paragrafla şunu vurgulamak gerek: Neden ille de Kürtçe. Kendisine Kürt denen / önderleri öyle dediği için kendini öyle sanan; gerçekte ise, iç içe asimile olmuş, Acem, Arap, Türkmen kaynaşmasından oluşmuş bu halk, bayrağı altında yaşadığı ülkenin ana dilini öğrense, gerçekleri de kısa zamanda öğrenecek ve kimse “ sen şusun, busun” diye kendini sömürmeyecek.  Sömürenler elbette, “Hangi dili konuşuyorsan, o millettensin” ilkesini biliyorlar ve feodalitelerini sürdürmek için de “ille de dil” diyorlar ve alışılmış oyunu tekrar tekrar sahneliyorlar. 

Tarihle biraz ilgilenenler bilir: Cumhuriyet yönetimine karşı, 1925’te Şeyh Sait önderliğinde Bingöl’de ardından Raçkotan ve Raman’da, Sason’da, Ağrı’da, Mutki’de, Bicar’da ayaklandılar. Asi Resul, Tendürik, Savar, Zeylan, Oramar ayaklanmaları bu ayaklanmaların ardından geldi.. Yaklaşık 20 ayrı ayaklanma oldu. Kürt  Feodalleri, Emperyalistler ve onların işbirlikçilerine,  Osmanlı sarayı artıklarına karşı mücadele eden Cumhuriyet ordusuna karşı ayaklandılar.
Cumhuriyet’e karşı gerçekleşen bu ayaklanmaları o günkü dünya siyaset tablosundan ayrı düşünmek yanlıştır.. Sadece Şeyh Sait İsyanı Türkiye’ye Musul-Kerkük Petrollerini kaybettirdi. Bu ayaklanmalar hâlâ paylaşılamayan Ortadoğu petrol yataklarının hakimiyetini elde etme yarışından başka bir şey değildir. Bugünden o günlere bakıldığında aradan geçen 85 yıldan sonra yine başa dönülmüş bulunuluyor. Değişen sadece egemenlik mücadelesi veren güçler dengesidir.  
                     

Bu ülkede, halkı, ağaların, şıhların  elinden kurtarmadıkça, onlara bireysel özgürlüklerini vermedikçe, yarın/ eğer ülke için yarın olursa, başka başka güçler dengesi olacaktır. Başka bir deyişle; bu ülkede, ülkeyi yöneten meclise  ağaların, şıhların, tarikat liderleri ya da destekçilerinin girmesine son vermedikçe, demokrasiden, halk iradesinden söz edilemeyecek ve değişen bir şey olmayacaktır. Olmayacaktır çünkü, bu feodal düzende, üç- beş köyü olan ağa, boğaz tokluğuna çalıştırdığı halkın tek sahibidir. Halk, tanrısının, peygamberinin, yaşadığı toprakların, o toprakların bağlı olduğu devletin; o devleti yönetenlerin adından önce sahibinin(ağasının) ve sahibinin zürriyetinin adını öğrenir. Onları bilir, onlara “biat” eder.  Mardin’in mezrasında üst üste konulmuş taşlardan yapılmış; elektriği, suyu olmayan mağara gibi evlerde  aç,  sefil hastalıklarla boğuşarak yaşayan köylü, toprağında çalıştığı ağası Kapatılan DTP Genel Başkanı Ahmet Türk’ün karşısına dikilip demokratik haklardan söz edebilir mi?

Osmanlı dönemindeki halkın “biat toplumu olmaktan çıkarılması” ile ilgili girişimleri bir yana bırakıp  Cumhuriyet dönemine gelirsek, TBMM’ye seçilerek değil, kendilerini seçtirerek gelen feodal liderler, kendi egemenliklerini sürdürmek için, demokrasi havarisi kesilmişler, bu konuda kürsüler aşındırıp hoparlörler patlaşmışlar; ama halkı “biat” toplumu olmaktan kurtarmak şöyle dursun; bu konuda kuvvetli bağların düğümleri atılagelmiştir.  Önce muhtaç bırakacaksın. Bunun için işi varsa,  fabrikasını, toprağını satıp işsiz bırakacaksın. Köylünün Ürününü işleyen fabrikaları kapatacaksın. Köylünün ürünü, işçinin emeği, öğretmenin kürsüsü, tabibin neşteri para etmeyecek. Muhtaç bireylerden oluşan toplum, ağaların  sömürüsündeki köylerin insanları gibi, verdiğinle yetinecek. Olmaz, diyeni yola getireceksin, hak arayanı bir şekilde susturacaksın; boğazına boğazına gaz sıkıp bağıramaz hale getireceksin.  Sonunda bu insanlar sahibini tanıyacak… “Olur mu öyle şey, böyle tanıma ve tanıtma olur mu?” demeyin; yanıtı yakın tarihimizde.

Birçok örneği var elbet; çok uzamaması için biriyle yolumuza devam edelim:

Köylüyü bilinçlendirmenin, özgürlüğüne kavuşturmanın ve özgürce oy kullandırmanın tek yolu, onu ağaların elinden kurtarmaktır.  Ahmet Türk ve diğerleri köy feodal lider; lider kızı ya da eşi olmasalardı kim tanırdı onları ve kim yapardı onları milletvekili? Onlar Murat Batgi’den, Selim Temo’dan… daha çok mu kitap okudular, daha bilgeler mi; daha çok mu eğildiler Kürt sorununa? Değil elbet; ama onların kendilerini milletvekili yaptıracak köyleri yok.  

Kürt sorununun ve diğerlerinin  temel çözümü nedir?

Çözüm için dünün sihirli sözcüğü "medeniyet" idi; bugünün her derde çare sözcüğü ise "demokrasi"

Osmanlı’da Jön Türkler’den  İttihatçılara  kadar hepsinin ideali, "Ah bir Kanun-i Esasi (Anayasa) ilan edilsin” idi. Bununla yatıp bununla kalkıyordu aydınlar. Böylece her şeyin yoluna gireceğini sanıyorlardı. İlan edildi; bir şey değişmedi.
Bu duygusal durumu ve yüzeysel tutumu günümüzde de görmek olası. Sanılıyor ki, Anayasa’nın   değişmesiyle  Türkiye demokratikleşecek ve her şey yoluna girecek.

 Ne kolay değil mi?

Oysa, Ülkede bireylerin özgürlüğü ve buna bağlı olarak demokrasi,  ilk adımda feodalitenin sonlandırılmasına bağlıdır. Bunun böyle olduğunu Atatürk biliyordu. Bu bağlamda  Atatürk, Kürt sorununun temelinde neyin yattığını da biliyordu. Ancak 15 yıllık iktidarı boyunca toprak reformu meselesini çözemedi.

Atatürk, her 1 kasımda  TBMM'nin açılışında yaptığı konuşmasında toprak reformunun yapılmasını istedi.

1 Kasım 1929, Atatürk’ün  Meclis'i açış konuşmasından:

"Çiftçiye toprak dağıtılması da hükümetin aralıksız izlenmesi gereken bir uygulamadır. Çalışan Türk köylüsüne işleyebileceği kadar toprak sağlamak, ülkenin üretimini arttıracak başlıca önlemlerdendir."

1 Kasım 1936, Atatürk’ün  Meclis'i açış konuşmasından:

"Toprak yasasının bir sonuca eriştirilmesini TBMM'nin üstün çabalarından beklerim. Her Türk çiftçi ailesinin geçineceği ve çalışacağı toprağa sahip olması kesinkes lazımdır."

1 Kasım 1937, Atatürk’ün Meclis'i açış konuşmasından:

"Her şeyden önce ülkede topraksız çiftçi bırakılmamalıdır. Bundan daha önemlisi de bir çiftçi ailesini geçindirebilecek toprağın - hiçbir nedenle ve biçimde - bölünemez hale getirilmesidir. Büyük çiftçi ve çiftlik sahiplerinin işleyebilecekleri toprak genişliği, söz konusu toprağın bulunduğu bölgenin nüfus yoğunluğuna ve toprağın verimine göre sınırlandırılmalıdır."

Atatürk yaşasaydı, üzülerek, ne var ki vazgeçmemesi gerektiğine de inanarak, daha sonraki açış konuşmalarında da benzer şeyler söyleyecekti. Söyleyemedi, söylemesine olanak vermedi TBMM’deki hem ağalar, hem masonlar… Bilindiği üzere kinin ve benzeri ilaç yüklemeleri sözde tedavisiyle O’nu sonsuzluğa gönderip meydanı kendilerine bıraktılar. (Feodaller, Atatürk düşmanı yaptığı köylülerine bunları anlattı mı? Ne gezer. Zaten bütün korkuları, bir gün birilerinin kanıtlarını da göstererek anlatacak olmasındandır. O nedenle çırpınıyorlar halkın cahilliğinin devamı konusunda.)

İsmet İnönü de aynı görüşteydi. II. Dünya Savaşı'nın çıkmasıyla reform çabaları askıya alındı. Savaştan sonra ise Adnan  Menderes, Emin Sazak gibi toprak ağaları “Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu'na karşı çıkıp CHP'den koptular; DP'yi kurdular. 1936'da toprak reformuna destek veren Celal Bayar bile artık karşı safa geçmişti. 

Evet, bütün açılımlar, Atatürk’ün başlattığı ve bir türlü gerçekleştirilemeyen “toprak reformu”na bağlı. Ancak, bunu Suriye sınırındaki mayınlı arazileri temizletip İsrail’e kiralama düşüncesinde olan insanlar yapamaz. Bunu, halkını gerçekten seven, onu kendine seçimden seçime “ evet” diye ulaşan bir pusula olarak görmenin ötesinde insan olarak görebilen iktidarlar gerçekleştirir.

BDP’liler, Kürt dedikleri halkın gerçek anlamda çıkarlarını savunan bir güç olarak TBMM’ye gelmişlerse, üzerlerine düşen birinci görev, Doğu ve Güneydoğu’daki feodaliteye son vermeleridir. Bunun için hemen bir yasa  teklifinde bulunmalıdırlar ve Feodaliteye son vermelidirler. Bunun dışındaki tüm çabaları Emperyalistlere hizmet eden ve Kürt halkını dış güçlere peşkeş çeken bir kandırmacadan öteye gidemeyecektir.

Yani, bay ve bayan BDP’liler başta olmak üzere meclisteki tüm vekiller,

Ya ağasınız, ya da demokrat. Hem ağa, hem demokrat olamazsınız. Bu gidişle bir yere varırsınız elbet; ama bu fedakâr halkı hiçbir menzile vardıramazsınız.

 
Bu Yazı Toplam 617 Defa Okunmuştur.
Yazarın Diğer Yazıları İçin
Yazıcı Çıktısı Al
Haberi Gönder

Yorumlar

Bu Habere Toplam 3 Yorum Eklenmi?tir.

*

DUYARLILIĞINIZA TEŞEKKÜRLER SAYIN DURMUŞ.
··· 11/02/2010 17:46, ZEKERİYA SAKA

Var ol, SAKA

Saptamaların gerçek, Feodaller, Feodallerin babaları SERMAYE de gerçek. Sorun; güzel yarınlara hasret olanlar ne edecek? GÜZELLİKLE
··· 05/02/2010 19:14, Şakir Sağlam

yanlız degiliz elbet hocam yazınız bizi rahatlattı.bu aralar yazarlarımız aşk şiir leri yazar oldu kendimi lale devrinde hissettim.ögretmen kürsüleri felsefe ögretmeniyim ünvst de bazen kürsülerden gelen seslere kulak tıkayanlar yolunuzdan alıkoyanlara ragmenvatan bölünmez bir bütün dür diyorum ..kaleminiz dert görmesin saygılar
··· 05/02/2010 12:10, yıldız durmuş

İLETİŞİM | KÜNYE | YAYIN İLKELERİ | EDİTÖRE YAZ | SİTENE EKLE
www.trabzongundemi.com 2009 © Tüm hakları saklıdır.
Siteden yararlanırken gizlilik ilkelerini okumanızı tavsiye ederiz. İzinsiz ve kaynakgösterilemeden yayınlanamaz.
Görsel Tasarım & Yazılım Eser ÖZYAMAN