Reklamı Kapat
Karakter Boyutu :
  Erdal Eksert
Kestane gözlüm
Untitled document

Yeni yıla sokakları arşınlayarak girdim. Dolaştım durdum.

Yalnızlığımı farkında bile değildim. Konuşacak dostlar aradım.

Değil bir dost insan yüzüne rastlamadım.

Kaldırımların karşılıklı sessizliği biraz ürpertti beni.

Sokaklar sarhoş, kentin çarpıklığı her defasında korkuttu beni.

Bir kaç kez çıkmaz sokağa sapmışım. Duvarlarda o kamçılı arabesk sözleri okudum.

O yazıları yazan gençlerin aşka isyanını sorguladım. Bir yandan üzüldüm.

Ve bir anda duvara yazı yazmak için kömür aradım.

Apartman kapılarının önüne koyulan külleri karıştırdım.

Yanmayan kömür parçasını elime aldım.

Aklıma eski günlerim geldi. Yazacağım slogan değildi. Afişleme yapmıyordum.

Gözetleyici yoldaşlarımda yanımda yoktu.

Düdüğünü çalan kahverengi bekçileri de almışlar sokaklardan.

Tedirgin değildim yani… Yazılama yapmak için rahattım anlayacağın. Derin bir nefes aldım. Duvarın karşısına geçtim. Yazdım. Sonra sildim. Sanki birileri beğenecekmiş gibi… Bu yazı olmadı dedim. Sonra attığın mesajlara baktım.

Tekrar duvara döndüm. Düşündüğümü düşündüğün masajını o renkli duvara yazdım.

 

"Kolay gelsin. Eğer bir gün yalnız ölürsem, sen yalnız bırakma olur mu? Gözlerimden akan yaşlar anlatır içimi. Bu yolda eğer yalnız kalırsam, gitmek isterim buralardan."

 

Bu yazıyı yazarken nedense Mayakovski’nin Yesenin’e yazdığı dizeleri düşündüm.

“Şu yaşamda en kolay iştir ölmek, önemli olan yeni bir hayata başlamak.”

 

Gitmek ya da kalmak, alışmak ya da dayanmak, vakitli ya da vakitsiz, bu sıkıcı ikilemler arasında şu yaşamı tüketip duruyoruz.

 

Bu ikilemleri düşünürken kendi kendime adın hep git olsun demiştim.

Anımsattıklarınla yaşadıklarım bir olup önüme düşmüştü.

 

Bir süre karşı duvara sırtımı yasladım. Bir süre yazdığım yazıya baktım. Duvarda siluetini gördüm. Elimi uzattım. Bi anda kayboldun. 

 

Yanımdaki sokak lambası yanıp sönüyor, ağlıyordu. Sancılı bir gece üstüme yürüyordu…

 

Cebimdeki kanyaktan bir yudum aldım. Lanet olsun ki dibi gelmiyor, içimi ısıtmıyordu.

O an anneme sarılmak istedim. Bende açlıkla tokluk, uykuyla uykusuzluk arasındaydım. Benimde midem bulanıyordu…

 

Ama niye bulanıyor biliyor musun? Bu sistemin sevgiyi yozlaştırdığını düşündüğüm için... Gelecek vadeden arayışlar içerisine düşmüş aşk için.

 

Özer ağabeyin şiirinde; "korkunun en güzeli kaybetmek korkusu" olduğunu bildiğim için…

O korkuyla geri dönebilmek için… Uzun sokağın çirkin dişlerine girebilmek için. Eski kaldırım taşlarını düşlemek için... Özlemişim meğer.

Yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm…Gecenin o melankolik yürüyüşünde bir türkü düğümlendi boğazıma.

 

"...datlı dillim, güler yüzlüm

e ceylan gözlüm 

gönlüm hep seni arıyor

neredesin sen..."   

 

gecenin üçünde, yeni yıla üç saat yaşlanmışken, bir kitapçının, camekanının önünde “Darağacında üç fidan”ı gördüm. Deniz’in, Yusuf’un, Hüseyin’in bağımsızlığıyla Ganita’ya yürüdüm.

 

Ay’ı hiç bu kadar sorgulu ışık yansıttığını görmedim.

 

Açıkta demirleyen gemilerin ışıkları yanıp sönüyordu.

Bir uğultu vardı…

Sanırım tayfalar yeni yıla girmenin heyecanıyla naralar atıyorlardı.

Onların yerinde olmayı çok istedim.

 

Bir bankta oturdum. Biraz ileride bir çift gördüm. İçleri kaynıyor, üşüyor, titriyor, sevişiyorlardı. Bir an onları görünce mutlu oldum. Konuşmak, paylaşmak istedim.

Bu mesaj onların heyecanına yakışıyordu.

 

Gün doğsun seni göreyim ve gözlerimi kapatayım. Varlığını bilerek tekrar açayım gözlerimi sana, sende gözlerinle gül bana, sonra bütün bunları kaydedeyim beynime, her özleminde hatırlayayım. Ve şimdi gözlerin gözümde bana bakıyor manalı, anlamını bilerek huzur doluyorum.”  

 

Defalarca kendi kendime iyi niyetli bu saf mesajı okudum. Anlamlar yüklemek istedim. Gamzeciklerin ezberletti gülüşünü gökyüzüne dedim. Özledim. Üşüdüm. Başucuna yatmak istedim. Acıda, mutlulukta istemiyorum. İstediğim tek şey huzurlu olmak.  

 

****************

 

Ahh Nazım usta, söyledin ya; bütün iş tahirle zühre olabilmekte yani yürekte.”

 

Bu hikayeyi biliriz hep;

Zühre padişahın kızıydı, Tahir’de bir vezirin oğlu. Birbirlerini sevdiler. Zühre'nin annesi ve babası bu aşka karşı çıktılar. Tahir sürgüne gönderilir, Zühre'nin evleneceğini duyunca da geri döner. Döner ama öldürülür. Zühre’de Tahir'in mezarında can verir.

 

Ahh Nazım usta, “yani tahir'i zühre sevmeseydi artık yahut hiç sevmeseydi tahir ne kaybederdi tahirliğinden?

 

Tahir ile Zühre olabilmek için,

Dün neler düşünmüştük, bugün neler oldu. İnanın, ben inanmıyorum artık…

 
Bu Yazı Toplam 315 Defa Okunmuştur.
Yazarın Diğer Yazıları İçin
Yazıcı Çıktısı Al
Haberi Gönder

Yorumlar

Bu Habere Toplam 1 Yorum Eklenmi?tir.

bazı şeyler yaşanıp bitiyor kaygısızca... insan gerçekten bazı durumlara üzülüyor ama anlayana! bu kentten uzaklaştık ama yazdıklarınızla içselleşiyor insan.elinize yüreğinize sağlık.
··· 02/01/2010 14:56, Yıldız...

İLETİŞİM | KÜNYE | YAYIN İLKELERİ | EDİTÖRE YAZ | SİTENE EKLE
www.trabzongundemi.com 2009 © Tüm hakları saklıdır.
Siteden yararlanırken gizlilik ilkelerini okumanızı tavsiye ederiz. İzinsiz ve kaynakgösterilemeden yayınlanamaz.
Görsel Tasarım & Yazılım Eser ÖZYAMAN