Ahmet Özer

Deniz Kentinde Ölüm


29 Temmuz 2011 tarihli Karadeniz gazetesinin haberini okuyorum:

“Trabzonlu iki gencin ölüme dalışı… Denizde Büyük Acı”

“Trabzon’un Yalıncak beldesinde serinlemek için denize giren Hakan Çelik (24) boğulma tehlikesi geçirince, onunla birlikte deniz kıyısına gelen Zehra İsmailoğlu(19), arkadaşını kurtarabilmek uğruna canını hiçe sayıp Karadeniz’in hırçın dalgalarına kendini bıraktı. Verilen bilgilere göre Hakan’ı kurtarmak için kıyafetiyle denize atlayan Zehra İsmailoğlu, büyük çaba sarf etti; fakat telaşla birbirini aşağı çeken hayatının baharında iki genç boğularak can verdi.

Gençlerin olay yerine gelen aileleri sinir krizi geçirdi.

Cansız bedenleri kıyıya vuran ve vatandaşlar tarafından fark edilen Çelik ile İsmailoğlu, otopsi yapılmak üzere Trabzon Adli Tıp morguna kaldırıldı.

İki gençten geriye acı ve gözyaşı kaldı.”

 

*     *     *

Olay nerede oluyor?

Bir deniz kentinde.

Bu gençler yüzme bilselerdi, bugün yaşıyor olacaklardı. Oysa toprağa karışmalarının üzerinden epey zaman geçti.

Denize kızacak durumumuz yok.

Suç sistemde.

Çocukluğumuzda Trabzon’un sahil kesimi doğal plajdı. Yazın istediğiniz bir vakitte Ganita’dan, limanın Çömlekçi-Değirmendere tarafından Uzunkum’a, Ayasofya Müzesi’nin alt kesimine, Darıca ve Salacık’a, Akçakale’ye uzanan yörelerde denize girme olanağınız vardı.

Kent merkezinde yaşayanların denize girme yerleri mendireğin iki yanı, Ganita ve Kemerkaya’ydı. Kentin çocuklarının çoğu, bin bir güçlükle bir tanıdığı aracılılığıyla burada yüzmeyi öğrenirdi.

Öyle, aileleri başında ya da bir kılavuz eşliğinde yüzme öğrenmekten söz etmiyorum.

O yıllarda çoğu çocuklar kaçak girerdi denize. Hatta kimi aileler eve geç gelen çocuklarını denize girip girmedikleri konusunda sorguya çekerlerdi. Bu konuda dayak yemek, yalan söylemek, bin bir hileye başvurmak hiçbir zaman eksik olmazdı. Kimi çocuklar denizden evlerine dönerken ellerini, yüzünü, ayaklarını tatlı suyla yıkarlardı. Duş yapmak bir düştü.

Çocuklar neden yıkıyordu elini, yüzünü…

Annelerinin, babalarının varsa ağabeylerinin “Denize gittin mi?” sorusuna “hayır” yanıtını veren çocuğun öncelikle kolları, yüzü bir güzel yalanırdı. Dile tuzlu bir tadın gelmesi, çocuğun yalan söylediğinin ifadesiydi. Bunun ardı da cezalandırılmaktı.

Bu yazdıklarım bugün çok kişiye şaka gelebilir.

Cezalar, tehditler, çoğu ailenin çocuğuna izin vermemesi, deniz kentinin çocuklarının yüzmeyi öğrenmesini engelledi.

Yüzmeyi bilmeyenlerin yazgısı, gün geldi bir gazetede yayımlanan ceset fotoğraflarıyla özdeşleşti. Ömrünün baharında genç kızlar, delikanlılar toprağa verilir oldu.

Deniz kentinde yaşa, denizle barışık yaşamayı öğrenme!

 

*     *     *

Yıllar önce İsviçre’nin değişik kantonlarını gezme olanağı bulmuştum. Değişik dillerin konuşulduğu kantonların birleştiği konu, insanın bir değer olarak algılanması ve onunla ilgili verimliliğin sürdürülmesiydi.

Gezdiğim kentlerin doğal görünümü, oralarda halka hizmetin eksiksiz yapılması, taşıtların kurallarına uygun hareket etmesi; mimarinin, sanat mekânlarının etkileyici boyutu üzerine ayrıntılı bilgi vermeme gerek yok; ancak bir konu o günlerde hayli ilgimi çekmişti.

İsviçre, göllerin yoğun olduğu ülkelerdendi. Ülkenin değişik yörelerde irili ufaklı pek çok gölle karşılaşmak söz konusuydu.

Peki, bu göllerde boğulması söz konusu kişilerle ilgili bir istatistik yapılmış mıdır?

Mutlaka yapılmıştır!

Bu rakamlarla ilgili bir tahmin yürütebilir misiniz?

Düşünmenize gerek yok, sizin yerinize ben yanıt vereyim.

Bu sayı sıfır düzeyindedir.

Neden mi?

Çünkü her okulun resim atölyeleri, müzik salonları, laboratuvarları olduğu gibi yüzme havuzları da var.

Öğrenci, ilköğretimden mezun olduğunda; diplomasıyla birlikte eline bir de yüzme sertifikası veriliyor.

Sertifikayı alan çocuk, ister gölde, ister denizde, nerede isterse orada yüzer; asla da boğulmaz. Bindiği deniz taşıtı batsa da o bir yolla kurtulur.

Şimdi eğri oturup doğru konuşalım.

Okullarımızda beden eğitim derslerinde çoğu öğrencimize sportif birkaç hareketten başka ne öğretilir? Öğrenilenlerden kaçı yıl sonunda öğrencinin işine yarar?

Öğretmen ne yapsın. Eline verilen bir müfredat vardır. O da ona göre hareket edecektir.

Bütün okulların bünyesinde küçük de olsa bir yüzme havuzu bulunsa, beden eğitimi dersleri çerçevesinde bütün öğrencilere yüzmeyi öğretsek, siz gazetelerde boğulan çocuk, genç ya da yaşlı fotoğraflarına rastlayabilir misiniz?

O zaman şu soruyu sorabiliriz:

- Trajik ölümlerinden söz edilen gençlerin acı sonlarından, onlara can simidi olacak “eğitim”i vermeyen sistem az mı sorumludur?

 

  Yazarın Yazdığı Son 20 Yazı